İnsanın düşünme, ifade ve kavrama hududu kelime haznesinin zenginliği kadardır. Bildiğini, gördüğünü başkalarına gerçeğe yakın ölçüde anlatabilmek de yine kelime dağarcığının kapasitesiyle orantılıdır.
Alfabe değişikliğinden sonraTürk Dil Kurumunun başına getirilen Ermeni Agop Dilaçar ve ekibi dilimizi sadeleştirmek bahanesi ve yabancı kelimelerden arındırma(!) kandırmacasıyla işe koyuldular. Bu ekip, bin iki yüz yıldır dini terminoloji ile milletin benliğine yerleşmiş olan sadece kökeni Arapça ve Farsça kelimeleri atarak dilimizi kuşa çevirmişlerdir.
Ziya Gökalp’in dil konusunda “Türkçeye giren-konuşulan kelime Türkçedir” anlayışı tasfiyeciler tarafından dikkate alınmamıştır. Arapça ve Farsça kelimelerin dışındaki dillerden geçen kelimelere dokunulmazken atılan bu kelimelerin çoğu karşılıksız kalmış, bazısının yerine eski-öz Türkçe diye daha derinlere inildikce, alınan kelime köklerinin Türkçe’nin yanında Moğolca, Tunguzca, Çince çıkabilme ihtimali de göz ardı edilmemelidir.
Dinî ve coğrafî kaynaşma ile dilimize giren Arapça ve Farsça kelimeler, anlam, ifade ve ses uyumu bakımından Tükçeye uyarlanarak ve yeni anlamlarla kendimize malederek kullanılmaktadır. Bu kelimelerden bazıları “Midenuvaz=Maydanoz”, “Harbuz=Karpuz”, “Bağçe=Bahçe”, “Çıharçuba=Çerçeve”, “Mangare=Minare”, “Nerdiban=Merdiven”…olmuştur.
Çekilen operasyonlarla dilimiz fakirleştirilmeden önce günlük hayatımızda en az 3-4000 kelime ile konuşup yazarken bu durum günümüzde 3-400 kelimeye kadar düşmüştür. Mesela, Anadolu insanımızın hâlâ kullandığı “eğirmek, böğürmek, geğirmek, üğütmek” gibi kelimeleri 50 yaş altı okumuş kesimden bilen kaç kişi çıkar. Yine çoğu unutulmaya yüz tutan “bakmak, göz ve görmek” anlamlarını ihtiva eden 20-25 değişik kelime ve deyim konuşmalarımızda yer almaktaydı. Bunlardan bazıları:
Gözle görmeye “ruyet”, fikirle görmeye “nazar”, anlayarak görmeye “idrak”, kalple görmeye “basiret”, olayların içyüzünü sezip anlayarak görmeye “feraset”, hissederek görmeye “şuur”, olacakları önceden sezip görmeye “hissi kablel’vuku” diyorduk. “Göz” odur ki hakkı göre! Ancak “gözüne boz inen”ler de "bakarkör" olduğundan" sağlıklı göremez.
Görmek hususunda merhum üstad Cemil Meriç, dünya gözü görmese de gönül gözüyle görerek, bizlere görmeyi, bu büyük nimeti şöyle tasvir eder:
“Görmek yaşamaktır, vuslattır görmek. Her bakış, dış dünyaya atılan bir kementtir, bir kucaklayıştır, bir busedir her bakış. Görmek sahip olmaktır. Gören hangi hakla yalnızlıktan şikâyet edebilir?”
Başka birinin sevgi ve güvenini kazanmak için “göze girmek” gerekirdi. Fakat Mecelle’de yer aldığı gibi “Her bakan göz görmeyi gerektirmez” de denirdi.
Eskiden çok güzel bir deyimimiz vardı,”göz yummak” diye; bu deyim birinin kusurunu örtmek veya görmezden gelmek yahut hoş görmek erdemi için kullanılırdı. Şimdi ise maalesef “kendi kusurunu çuvala basar, elin kusurunu herkes görsün diye duvara asar” olduk!
“Göz atmak”, “göze almak”, “göz koymak “, “göz yummak”, “göz süzmek “, “göze batmak”, “gözden kaçmak/kaçırmak”, “gözden düşmek “, “gözden çıkarmak “, “gözü dönmek”, “göz gezdirmek”, “göz aldanması”, “gözü yılmak”, “göz kararı”, “göz göre göre”, “göz gözü görmemek”, “dört gözle beklemek”, “gözden geçirmek”, “gözü üzerinde olmak”, “göz kamaştırmak”, “göz nuru dökmek” gibi deyim ve “darb-ı mesel”ler ifade ve anlatma zenginliğimizin göstergesi olmaktadır.
Merhum Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu “Türkçenin Karanlık Günleri” kitabında dilimizin sadeleştirme bahanesiyle maruz kaldığı uydurmacılık sultasını, imla ve alfabenin yetersizliği hususlarındaki makaleleriyle çözüm yollarını göstermiştir.
Merhum Prof.Dr. Oktay Sinanoğlu’nun “Bay bay Türkçe” kitabında ifade ettiği gibi; kendi kültürel köklerinden mahrum edilen, dili tırpanlandığından meramını rahat ifade edemeyen, yarım yamalak yabancı dille eğitim özentisi de bir araya gelince hilkat garibesi kuşaklar türemiştir. Acil tedbirler alınmazsa nesiller elden kayıp gidecektir!
“Söz” tükendi kelâm bitti; “öz” bozuldu selâm gitti! Vesselam…
*
Cumamız mübarek olsun.


