Yemyeşil
ormanlarla kaplı bir ülkenin çok adaletli, merhametli ve bilge bir padişahı
vardı. Padişahı halkı çok sever ve sayardı. Lakin padişah amansız bir hastalığa
yakalandı. Hastalığından dolayı ülkesini yönetemez hale geldi. Tek bir oğlu
vardı ve artık onu ülkenin başına geçirme zamanı gelmişti. Şehzadenin yaşı küçüktü,
deneyimi yoktu.
Padişah
toy şehzadenin hızlı bir eğitimden geçirilmesi gerektiğini düşündü. Vezirlerini
çağırarak:
-Tez
elden şehzademi sarp dağların tepesine götürün bırakın, yedi gün boyunca kalsın.
Yanına bir somun ekmek ve bir şişe su bırakarak geri gelin, dedi.
Vezirler
çok şaşırdı:
-Padişahım
sarp dağların tepesinde küçük şehzade ne yapar? Aç susuz kalır. Kurda kuşa yem
olur. Size bir şey olursa başımıza kim geçer?
Padişah
vezirlere emrini yerine getirmelerini aksi takdirde kovulacaklarını söyledi. Vezirler
hemen şehzadeyi alarak ülkenin en yüksek sarp dağlarına çıkardı. Şehzadeye
kendilerini burada bırakmaları gerektiğini, padişahın emri olduğunu, aksi
takdirde kovulacaklarını söyledi. Şehzade babasının emrini kabul etti etmesine
de anlam veremedi bu işe.
Vezirler
şehzadeyi sarp dağın eteklerine taşıdılar. Dağın tepesine gelince şehzadeye bir
somun ekmek ve bir şişe su bırakarak oradan ayrıldılar. Şehzade:
?-Babam
merhametiyle meşhur bir padişahtır, bana bu acımasızlığı neden yaptı ??diye
düşünürken ülkesini yüksekten seyretmeye başladı:
-Şu büyük,
görkemli ülkenin başı sen olacaksın. Emrinde bir sürü insan sen ne istersen
yapacaklar. Özel biriyim ben, diye içinden geçirirken birden gökyüzünü bulutlar
kapladı. Gök karardı. Ilık ılık esen rüzgâr hiddetlenmeye başladı. Ardından
yağan sağanak yağmur sanki yağmıyor şehzadeyi dövüyordu. Göz gözü görmez hale
gelmişti.
Şehzade
ne yapacağını bilemedi:
-Ne
kadar acizim! Biraz önce ülkenin görkemli padişahı iken şimdi zavallı biçare
oldum.
Sözlerinin
ardından yağmur dindi. Rüzgâr kesildi.
Güneş açtı. Şehzade kibrini, acizliğini
anlayınca yenebilmişti.
Yorgun
düşen şehzade kayalıkların arasında kuru bir yer bulup uzandı. Gözü ekmek ve
şişeye takıldı. Rüzgâr şişeyi devirmiş, içindeki su dökülmüştü. Her yer ıslaktı
lakin içilecek su yoktu. Ekmeği ıslanmıştı ama yenmeyecek durumda değildi.
Uzandığı yerden doğruldu. Ekmeğini yerken bir kuş uçarak omzuna kondu. Kuşun
ekmeğine doğru öttüğünü görünce:
-Aç olmalısın,
lakin ben yedi gün boyunca buradayım ve tek yiyeceğim bu! Ben bu ülkenin
şehzadesiyim. Sana ekmeğimi verirsem açlıktan ölebilirim ve ülkem başsız kalır.
Senin kanatların var, uçarak kendine yiyecek bulabilirsin, dedi.
Kuş
uçarak şehzadenin karşısındaki kayaya kondu:
-Şehzadem
, fırtınadan ve soğuktan bitap düştüm. Karnım çok aç. Gücüm
kalmadı ki kanatlanıp uçayım. Eğer bana ekmeğinden verirsem karnım doyar, gücüm
yerine gelir de kanatlanıp uçarım. Hem bilmez misin baban merhametli bir padişahtır,
senin bu yaptığını görse üzülürdü. Unutma hayatta yaptığın her şey sana geri
döner. İyilik edersen iyilik, kötülük edersen kötülük bulursun. Kınarsan
kınanır, merhamet etmezsen merhamet edilmezsin. Seversen sevilir, sevmezsen de
sevilmezsin.
Şehzade
kuşun sözlerinden etkilendi. Ekmeğini kuşa verdi. Hem susuz hem ekmeksiz
kalmıştı. Padişah babasının sözünü hatırladı
?Ülkemde bir kuş bile aç kalırsa şüphesiz ben zalimlerden olurum.
?Açlığa dayanabilirdi, dayanmalıydı.
Ertesi
sabah güneş ışıl ışıl günü aydınlanırken gökyüzünde bir karartı fark etti.
Karartı gittikçe kendine doğru geliyordu. Yaklaştıkça bir kuş sürüsü olduğunu anladı.
İrili ufaklı kuşlar ağızlarında türlü türlü yemişleri şehzadenin üstüne
bırakmaya başladı. Etrafına bir sürü yemiş biriken şehzade önceki gün ekmeğini
paylaştığı kuşu gördü. Kuş şehzadenin omzuna kondu:
-Şehzadem
hayata ne verirsen onu alırsın. Yemişler senin için, dağın öteki tarafına iki
kilometre yürürsen su birikintisi bulursun. Aç ta susuz ta kalmazsın. Unutma
hayata ne verirsen onu alırsın.
Şehzade
yemişleri yedi, iki kilometre uzaktaki suyu içti. Biraz ilerde bir su
birikintisi daha gördü. Yanına geldi içine baktı ki ne gördü, küçük sülükler
kıpır kıpır ediyordu. ?Bu sülüklerde kan
emmekten başka ne işe yarar? Rabbimin yarattığından sual olmaz ama ne
gereksizler. ?diye düşündü.
Kendine bir bulmak için kayalıkların arasında
gezilmeye koyuldu. Gezinirken yolda karşısına parlak pullarıyla göz kamaştıran
engerek yılanı çıktı. Şehzade eline koca bir kaya parçası aldı. Tam yılanın
kafasını ezecekti ki:
-Birkaç
gündür buralarda geziyorum. Duydum ki şehzadesin. O zavallı kuşa nasıl merhamet
ettiğini gördüm. Şehzadenin merhameti sadece kuşlara mı? Bu ülkenin yılanları
can taşımaz mı?
Şehzade
durdu. Yılanın söyledikleri doğruydu. Adil olmalı, merhametini herkese
göstermeliydi. Elindeki taşı fırlattı:
-Haydi,
yoluna, merhamet ettim sana lakin zehrini hiçbir canlıya akıtma, dedi.
Yılan
sessizce şehzadenin yanından sürünerek geçti geçmesine ama geçerken de
şehzadenin ayağına dişlerini geçirdi. Şehzade acıyla bağırmaya başladı. Yılan
tısladı:
-Merhametin
aşırısından sakın, temkinli ol, dedi ve uzaklaştı.
Şehzade
acıyla ayağını daldıracak bir su aradı. Biraz ilerdeki su birikintisine ayağını
daldırdı. Zehir bütün vücuduma yayılacak, öleceğim diye inlerken ayağındaki acı
azalmaya başladı. Ayağına dikkatle bakınca ne görsün biraz önceki sülükler
ayağının kanını emiyor, zehri alan ölüyordu. Şehzade ağlayarak ellerini açtı:
-Her
canlının bir yaradılış sebebi var. Büyük sözler söyledim beni affet Rabbim?
Şehzade
çektiği acıdan bitap düştü. Yedi gün bitmişti ama ne gelen ne giden kimse
yoktu. ?Vaktimi doldurdum, gelmezlerse kendim giderim. ?,diyerek sarp dağın
eteğinden inmeye başladı. Dağların kayalıkları o kadar dik ve keskindi ki
dengesini kurmakta zorlanıyordu. Derken ayakları kaydı. Ne olduğunu anlamaya
vakti kalmadan dağın eteğinden aşağıya doğru yuvarlandı. Yuvarlandıkça sert ve
keskin kayalara çarptı. En nihayetinde kendini yerde buldu. Vücudu morluklarla
dolmuştu. Ağzı yüzü kan içindeydi. Vezirler koşarak şehzadenin yanına geldi:
-Şehzadem
bizi niye beklemediniz? Padişahımız bir iş buyurdu, hemen yerine getirmemizi emretti
işi bitirmek için uğraşırken geç kaldık, dediler.
Şehzade
babasının niyetini anlamıştı. ? Hayatın anlamı hep bitişlerde anlaşılır.
Ölümden dönüp nefes almak gibidir dertlerin bitişi. Yeniden başlar güzellikler
çünkü gözün açılmıştır artık. Sonlar ana fikirleri içinde barındırır. ? demişti
padişah babası.
O
kadar sabredip sonunu bekleyememişti şehzade. Yara bere içinde babasının
huzuruna çıktı:
-Padişahım
kısa bir zaman dağın başında kaldım ve kendim için önemli hayat dersleri aldım.
Bilirim ki kibir benim en büyük düşmanım, Hz Ömer?in ?Kibir ve gururda haddini aşanı Cenab-ı Hak
yerden yere vurur. ? sözünü kopan fırtınadan daha iyi anladım.
Padişah
onaylayarak kafasını salladı. Şehzade devam etti:
-Öğrendim
ki hayata ne verirsen onu alırsın. Yaptığın iyiliğin de kötülüğün de er geç
sana geri döneceğini minik bir kuştan; zarar vereceğinden şüphe duyduklarıma
karşı temkinli olmam gerektiğini de bir yılandan öğrendim.
Şehzade
devam etti:
-Düşünmeden
duygularımla acele karar vermenin acısını dağların eteğinden sert ve keskin
kayalar vura vura düşerken öğrendim. Padişahım gereken dersleri aldım mı?, diye
sordu.
Padişah
yattığı yerden doğruldu. Oğlunun ellerini tuttu:
-Bir
dersi atlamışsın evladım, dedi.
Şehzade
şaşırdı. Padişah sözlerine devam etti:
-Yürüyeceğin
yolu bilmezsen eğer yolun tuzaklarına düşersin. Sonuna ya varamazsın ya da
vardığında sen olmazsın. Eğer kendin çıksaydın sarp dağların tepesine inerken
bu kadar zarar görmezdin. Emeksiz vardığın zirveden düşmen tez olduğu gibi acı
da olur. Sana bir ülke değil emanet bıraktım emanetime iyi bakacağından kuşkum
kalmadı. Yolun da bahtın da açık olsun, der.
Zeynep Oğuzcan,2018




