Reklam
Reklam
Reklam
Bilmek Değil Olmak Gerek
Reklam
Mesut KAYA

Mesut KAYA

Bilmek Değil Olmak Gerek

19 Ocak 2018 - 13:15

Şekersiz, Susuz, Kahvesiz: Diyamandi’den Yaman Dede’ye

“Bilmek Değil Olmak Gerek”

Hazret-i Mevlânâ’nın Mesnevî’si cazibesi çok güçlü bir kitap. Mesnevî sizi kendi iklimine çeker, ruhunuza bir kıvılcım gibi düşer. Okudukça ağır ağır tutuşursunuz. Tutuştukça manevî bir zevk duyar; yavaş yavaş dünyevi istek ve arzulardan sıyrılırsınız. Nihayet yandığınızı fark edersiniz.

Hıristiyan bir Rum olan Diyamandi de, Mesnevî’nin cazibesine bütün varlığıyla kapılanlardan. Kapılıp da bir daha o cazibe alanından kurtulamayanlardan. Bir ömür aşk ateşiyle yanıp tutuşanlardan.

Diyamandi aslen Kayseri Talaslı. 1884 yılında doğmuş. Küçük yaşlarda iken ailecek, kendisinin “Hayatımda yeni bir sayfanın ilk kelimesi” diye nitelediği Kastamonu’ya taşınmışlar.  İlk öğrenimini Rum Ortodoks okulunda görmüş. Lisede Müslümanlarla birlikte okuyan Diyamandi, özellikle Arapça ve Farsça derslerine düşkünmüş. Müslüman olmamasına rağmen, din derslerinde sınıfta kalır, dersleri dinlermiş. Kendisi, “Gizli bir el, beni hocaların anlattığı o sırrın içine çekiyordu” diyor.

O yılları şöyle anlatıyor: “Dersler ilerledikçe ufkum genişledi, artık Arapçanın, Farsçanın, edebiyatın delisi olmuştum. Mevlânâ’nın, Sâdî’nin, Hâfız’ın mısraları beni benden alıyordu. Hocalarımdan ve öğrencilerden gördüğüm ilgi o kadar artmıştı ki… Bana Yamandi Molla diyorlardı.”

Ne olduysa o günlerde olur. İkinci sınıftayken, Farsça hocasının tahtaya yazdığı birkaç beyit onun için ilk kıvılcımı oluşturur. Bunlar Mesnevî’nin ilk mısralarından başkası değildir: “Siyah tahtaya beyaz tebeşirle yazılmış kelimeleri okuyunca yandım. Gönlüme bir ateş düştü. Bu ateş ömrümce beni yaktı. Başlangıçta Diyamandi idim. Sonra Yamandi Molla oldum. Sonra Yaman Dede dediler. Sonra Yanan Dede.”

Diyamandi, daha sonra “asıl çilenin başlayacağı” İstanbul’a gidip Hukuk Fakültesi’ne kayıt yaptırır. Bir yandan da Mevlevîhaneyi ve Ahmed Remzi Dede’yi keşfeder: “Ondan Mesnevî okudum. Elimden tuttu, beni Mesnevî denizine daldırdı. Ufkum genişledi, inancım arttı. O denizde neler yoktu ki… Kainatın sırları, insanın iç dünyasının derinliği… Bu derinlik beni sarhoş ediyordu. Aşkın alevden ummanı beni alıp götürüyordu. Mesnevî’yi bitirdim. Aslında Mesnevî beni bitirdi.”

Diyamandi, bir rüya görür. Korkunç bir karanlıktan ışıltılı bir aydınlığa süzüldüğünü gördüğü bir rüya. Kaynağı kendisinin “Aşk Sultanı” dediği Hazret-i Mevlana’ya uzanan bir aydınlık. Bu rüya onun ihtidasının önemli basamaklarından biridir. Bir gün bir dostu “Hadi gidelim” der. O nereye gittiklerini bile sormadan yola revan olurlar: “Tokat’ta, gönül dokuyan bir güzelin huzurundayız. Adı gibi kendisi de halîm bir Nakşi şeyhi. Ahmed Hilmî Efendi. Şehadet kelimesini birkaç defa tekrar ediyorum. Sanki alem yeniden kuruluyor. Öncesine ait ne varsa yok oluyor, her şey yeniden yapılıyor. Düşünce kalemi yıkıyorum, duvarlarımı yıkıyorum, bütün bentlerimi aşıyorum. Yeniden kuruluyorum. Senden başka ilah yoktur. Senden başka bir şey yoktur. Bütün benliğimle şahitlik ediyorum. O senin habibindir.”

Tabii bütün bunlar bir ayda bir yılda olmuyor. Diyamandi’nin Yaman Dede olması bir ömrün hikayesi. O günlerde evli. Bir kızı var. Yaman Dede uzun yıllar Müslümanlığını gizlemek zorunda kalmış. Bunda özellikle dinine çok bağlı olan eşini ve kızını üzme endişesi etkili olmuş. İbadetlerini ve kulluğunu gizli saklı sürdürmüş. Özellikle Ramazan orucunu tutarken çok zorluklar çekmiş. Akşam yemeğiyle iftar saatini denk getirmenin, evde namaz kılmanın sıkıntılarını yaşamış. Seccade yerine yastık kılıflarında, çarşaflarda namaz kılmış. Cuma namazlarına, teravihlere uzak semtlere gidermiş. Bu sebeple dermiş ki: “İstanbul’un sapa yerlerindeki camileri benim kadar bilen yoktur.”

Bir zaman gelir ki, çevresindekiler onun Müslüman olduğuna muttali olurlar. Patrikhane ondan boşanması için eşine baskı yapar. Yaman Dede, her fırsatta kendileri için dua ettiği, üzmemek için dinini sakladığı, çok sevdiği eşi ve çocuğundan ayrılmak zorunda kalır. Bundan sonra hayatını kendi başına sürdürecektir. Sene 1942’dir.

Kendisine bir söyleşide niçin din değiştirdiği sorulur. “Efendim” der, “O Ulu Sultan’ın aşkı gönlümü yakmaya başladıktan sonra ayrı bir varlığım kalmadı ki ayrı bir dinim olsun! Mevlânâ’yı okuyup da O’na doğru akmamanın imkanı var mı? O kadar çok güzellik yansıtıyor ki bize,insan O’nu daha derinden kavradıkça adeta buharlaşıyor, ayrı bir varlığı kalmıyor. Aşk böyle değil mi efendim? Bütün bağları yıkarak kendi bağlarını kurmuyor mu? Sizi yok edip yokluktan varlığı buldurmuyor mu?”

Gelelim yazının başlığındaki ifadeye. Yaman Dede kızından bile bir bardak su istemeyecek kadar, insanları yormak, onlara eziyet vermek istemeyen birisidir. Kimseden bir şey istememeyi, sadece vermeyi şiar edinen bir insandır. Bu yüzden “En büyük ikram, ikramsızlıktır” diye bir düstur edinmiş kendine. “Kahveniz nasıl olsun?” diye sorulduğunda “Şekersiz, susuz, kahvesiz” olsun dermiş. Aslında ben, onun bu ifadelerinde, mahviyet hırkasına bürünmüş, hiçliğin sırrına ermiş bir ruhun terennümlerini gördüm.

Sadık Yalsızuçanlar, Diyamandi adlı kitabında, Yaman Dede’nin, bir kız öğrencisinin suallerine verdiği cevabi mektupları bir araya getirmiş. Yaman Dede, kimi uzun kimi kısa mektuplarında, o mahviyet perdesini biraz aralamış ve çoğu kez mahcup bir eda ile hayatını, ihtida hikayesini ve yanıp yakılışını anlatmış. Bütün hatıratlarda karşımıza çıktığı şekliyle, bir devrin ilim, irfan, edebiyat dünyasının güzide simalarına (Mesela Yahya Kemal, Massignon, Anna Maria Schimmel, Şefik Can...), kültürel ve gündelik hayatına ayna tutmuş. Bahse konu Anadolu’dan İstanbul’a, Hıristiyanlık’tan İslam’a seyreden bir serüven olunca insanı daha çok cezbeden bir eser çıkmış ortaya.

Son olarak, beni bu güzel kitaptan haberdar ettiği için, okuma ve okuduklarını paylaşma aşkının zindeliğiyle her zaman dikkatimi çeken Konya’nın zarif insanı İsmail Öksüzler Bey’e teşekkür etmek istiyorum.

Bu yazı 3737 defa okunmuştur .

Son Yazılar