Reklam
Reklam
Reklam
PEYGAMBER EFENDİMİZİN KOMŞULUĞUNDA BİR ÖMÜR
Reklam
Doç. Dr. Mesut KAYA

Doç. Dr. Mesut KAYA

PEYGAMBER EFENDİMİZİN KOMŞULUĞUNDA BİR ÖMÜR

12 Kasım 2018 - 11:48

-Ayşe Hümeyra Ökten’in Hatıraları-

Hatıratlar, sadece yazarlarının hayatını anlatmazlar. Bunun ötesinde, yazarın yaşadığı dönemin siyasi, toplumsal olay ve değişimlerini de yansıtan bir yönü vardır hatıratların. Yani bir yandan bir insanın hayat serencamını okurken, diğer yandan hatıratlar yoluyla tarihi olayları da bunları yaşayan bir insandan öğrenmiş oluruz.

Son yıllarda, yakın tarihimize şahitlik eden önemli simaların hatıratları yayınlandı. Bu hatıratlarla, yakın tarihimizle aramızdaki perdeler biraz daha aralanmış oldu.

Bunlar arasında, Ali Ulvi Kurucu merhumun Hatıraları çok önemli bir boşluğu doldurdu. Bu eserde Ali Ulvi Kurucu, Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan olayların yanı sıra, geçtiğimiz yüzyılın mühim şahsiyetlerini, İslam dünyasında Türkiye’nin nasıl algılandığı gibi konuları etraflıca anlattı. Hacı Musa Topbaş’ın Allah Dostunun Dünyasından adıyla yayınlanan hatıraları da bir İstanbul beyefendisinin ilim ve maneviyat cephesinde neler yaşandığını, toplumumuzun geçmişte nasıl bir sosyal dokuya sahip olduğunu tasviri açısından oldukça önemli.

Yine, kendi değerlerini muhafaza ederek ilim adamlığı yapılabileceğini, talebe yetiştirilebileceğini gösteren ender bir simanın, Prof. Dr. Sabahaddin Zaim hocanın hatıraları Bir Ömrün Hikâyesi adıyla yayımlandı. Burada, Prof. Dr. Hayreddin Karaman hocanın Bir Varmış Bir Yokmuş isimli hatıratını, Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu’nun Bir Müderrisin Sürgün Yılları adıyla yayınladığı Bozkırlı Abdullah Fevzi Efendi’nin hatıralarını da zikretmeliyiz.

Dindar Bir Doktor Hanım adıyla Ayşe Hümeyra Ökten’in hatıraları da bu anlamda önemli bir boşluğu doldurdu. (Timaş, 2011, söyleşi: Nevin Meriç)  Ayşe Hümeyra Ökten, Cumhuriyetin ilk yıllarına tanıklık etmiş, dindar kimliğiyle okullar okumuş, doktorluk yapmış bir İstanbul hanımefendisi. Pozitivizmin bir seyl-i huruşan gibi insanları önüne katıp götürdüğü bir dönemde tahsil gördüğü halde, Müslüman şahsiyetini koruyabilmiş nadir insanlardan biri. Ancak bunlardan başka Ayşe Hümeyra hanımı değerli kılan iki özelliği daha var. Biri, İmam Hatip okullarının açılmasında çok büyük emeği olan Celaleddin Ökten hocanın kızı olması; babasının gayretlerine, o dönemin ilim adamlarının yaşadıklarına çocuk gözüyle şahit olması. İkinci hususiyeti ise, bir ömrü Medine’ye aşk derecesinde bir bağlılıkla geçirmiş olması.

Belki de Ayşe Hümeyra Hanım için Medine’de mücavir (Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve selleme komşu) İstanbul’da muhacir (Medine’den cüda/ayrı) olarak yaşadı dense yanlış olmaz. Ayşe Hümeyra Hanım, Demokrat Parti’nin iktidarıyla başlayan hac yolculuklarından sonra ilk kez 1953 yılında hacca gitmiş. O yıldan sonra her yıl -birkaç kez babasıyla olmak üzere- hacca veya umreye gitmiş. Babasının vefatından sonra, tekrar gitmek için niyetlendiğinde annesi: “Kızım kaç defa gittin, artık gitmesen olmaz mı?” demiş. Gerisini kendileri şöyle anlatıyorlar:

“Fakat annem oraya bağlılığımı da biliyordu. Beni üzememek için bir ayda dönmek şartıyla razı oldu. Medine’den ayrılırken üzülsem bile annemi hoşnut etmek için onu bekletmeden gelmeye çalışırdım. Medine’de veda ziyaretinde –veda demek bana çok acı gelir-, avdet niyetiyle veda ederdim.” (s. 34)

İşte Medine’de mücavir İstanbul’da muhacir deyişim ondan. Ayşe Hümeyra Hanım Medine’ye o kadar bağlı ki belki engel olur diye evliliği hiç düşünmemiş. (s. 43) Belki burada zikredilmesi gereken bir husus da Ayşe Hümeyra Hanımın çok az insana nasip olabilecek, 1975 ve 2006 yıllarına ikişer haccı denk getirebilmiş olması. (Miladi yıla aralık ve ocak olmak üzere iki hac ayının denk düşmesinden mütevellit.)

Ayşe Hümeyra Hanım, o tatlı Medine yılları yanında, doğduğu, yaşadığı muhiti, çocukluğundaki aile ve sosyal hayatı, İstanbul’u da anlatıyor hatıralarında. Bir başka deyişle yavaş yavaş elimizden kayıp giden o bize özgü hayat tarzını... Bunların hepsi gerçekten kayda değer hatıralar. Ancak beni bu kitabı okumaya sevk eden ise, itiraf etmeliyim ki, Celal Hoca, o dönem hocalarının ve toplumun yaşadıkları.

“O dönemki en büyük sıkıntıyı ilim adamları yaşadı. Ben onlara çok acırım. Birden Arapça, din dersleri ortadan kalktı. O ihtiyar dedeler, nineler bir kenara atıldı. Bir gece içinde sıfır oldular. Üstelik çocuğu, torunu, mektepte sürekli onların aleyhinde telkin alır, dindarlar ‘softa, yobaz’ diye anlatılırdı. Camilere, imamı ölünce yeni imam tayin edilmediğinden kapanırdı. Tekkeler yasaklanınca kimse gitmedi, orası boş kaldı, metruk oldu. Bu sefer yanındaki evlerde oturanlar oraya ya ot doldurup atını bağladı ya da fukara ise girdi oturdu.” (s. 70)

Evet, Ayşe Hümeyra Hanım, o dönemin, Arapça, Farsça, Fransızca, İslami ilimler, felsefe bilen yetişmiş hocalarının o dışlanmış haline haklı olarak acıdığını ifade ediyor. Zira hocalar gerçekten acınacak bir hale düşmüşler. Şöyle bir hatıra da anlatıyor Ayşe Hümeyra Hanım. Babası medreseden tanıştığı Şemsettin Günaltay’a rastlar. 1940’lı yıllar. Şemsettin Günaltay o günlerde mebustur. İleride başbakan olacaktır. Günaltay: “Hoca gel mason ol, seni üniversiteye alalım, liselerde orta mekteplerde sürünme!” demiş. Hoca ise bunu reddetmiş.  (Celal Hocanın öğrencisi ve yakın dostu, Sorbonne Üniversitesi’nde doktora yapan ilk Türk olma unvanına sahip olan Nurettin Topçu’nun üniversiteye neden bir türlü giremediğinin ve lise öğretmeni olarak hayatını devam ettirmek zorunda kaldığının sırrı da burada gizli olmalı!)

Demokrat Parti 1946’da iktidar olamamışsa bile değişimin fitilini ateşlemiş, halkın DP’ye olan teveccühünü gören Halk Fırkası bazı değişiklikler yapmanın zaruretine inanmaya başlamış. İşte bu günlerde Ankara’dan Celaleddin Ökten’e “İmam yetiştiren on aylık bir kurs açsın” emri gelmiş. Ayşe Hümeyra Hanım, “İmam Hatip Okulu tamamen babamım gayretiyle açıldı” diyerek başladığı İmam Hatiplerin açılma hikâyesi ile ilgili ilginç şeyler söyler: “İlk açıldığında itibar eden yok, çok az kişi gelmiş, kurs neredeyse kapanacak. Babam sokaktan ameleleri toplamış: “Kaç para kazanıyorsanız ben vereyim yeter ki gelin sınıfta oturun, müfettiş geldiğinde öğrenci yok diye kursu kapatmasın” demiş. (s.  73)

Celaleddin Hoca, İmam Hatip okullarının nasıl olması gerektiğine dair bir de layiha hazırlayıp Ankara’ya göndermiş. O günlerde sumen altı edilen layiha, DP iktidarından sonra çıkarılmış. Hükümet İstanbul’da İmam Hatip okulunun açılması, müdürünün de Celaleddin Ökten olması için talimat vermiş. Ancak esas gayretler ondan sonra kuşanılmış. (s. 73 vd.)

Ayşe Hümeyra Hanım, devrin olaylarından da bahsediyor ki, bunların kimi hüznün kimi de sürurun hikâyesi. Ama hepsinin sonunda gözyaşı var. Ayasofya Camii’nin müze oluşunu anlatıyor mesela: “1935’lerdeydi. Ben hadiseyi bizzat görmedim ama anlatıyorlardı. Sabah cemaat gelmiş, imam efendi “Son sabah namazını kılıyoruz, bundan sonra cami müze olacak” demiş. Bütün cemaat ağlamış. Halk üzüldü, canlar çok acıdı.” (s. 71.)

“Bir de ezanı hatırladım. O yıllarda ezan Türkçe okunuyordu. Menderes 14 Mayıs 1950’de iktidara geldi. Haziran’da Ramazan başladı ve Arapça ezan yasağı kalktı. İlk teravihi kılmak için Süleymaniye Camii’ne gittik. Camiinin içi ve bahçesinin yarısı beyaz papatyalar gibi kadın cemaatle doluydu. Ezan Arapça okundu. Herkes sevinçten ağlıyordu. Bu manzaraya hayran olmuştum, hâlâ gözlerimin önünde.” (s. 70)

Ayşe Hümeyra Hanım’ın Celal Hoca ile ilgili şu söyledikleri ise bence çok önemli: “Babam, Soğanağa Camiinde Cumartesi günleri ikindiden sonra iki saat İhya okuttu. Babam İhya’yı çok severdi. Arapçadan cemaate okur, sohbet ederdi.” (s. 86) Buna şu bilgiyi de ilave etmeliyiz: “Tahirü’l-Mevlevi Efendi, Süleymaniye Camiinde Mesnevi okuturdu.” (s. 60)

Osmanlı toplumu, dini hocalardan öğrenirdi. Başka bir ifadeyle hayatın merkezinde âlimler, hocalar vardır. (Mehmed Akif’in Köse İmam şiirini hatırlayalım.) Cumhuriyet döneminde hocaların niçin toplum dışına itildiği, medrese ve tekkelerin niçin kapatıldığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Ayşe Hümeyra Hanım’ın anlattıkları da bunun çok canlı bir tasviri.

Bu yazı 353 defa okunmuştur .

Son Yazılar