BAŞARISIZLIĞIN SEBEBİ BAŞARIDIR
Reklam
Burhanettin SAYGILI

Burhanettin SAYGILI

BAŞARISIZLIĞIN SEBEBİ BAŞARIDIR

06 Mart 2018 - 15:01 - Güncelleme: 28 Mayıs 2018 - 13:59

İnsan adlı eserin Yaratıcısı, eserle ilgili malumatlar verir. Bir nevi kulanım kılavuzunu da açıklar. Mesela Yaratan, insanla ilgili der ki: ‘‘Allah insana kaldıramayacağı yükü yüklemez.’’ (Bakara;286) Oysa uygulamada insan, neler yükler sırtına ve altında kalıp ezilir. Kendi kullanım kılavuzundan bihaberdir. Karamanlı Koca Yunus boşu boşuna söylemez. ‘‘İlim ilim bilmektir/ İlim kendin bilmektir/ Sen kendin bilmezsen/ Ya nice okumaktır.’’ Bihaberlik kendini biçareliğe düşürür. Atalarımız  ‘‘Cahil cesur olur.’’ derler. Cehaleti yük olarak yeter de artar bile.

İnsanın; doğaya, diğer canlılara bilhassa bakması önerilir. Önerinin hedefi tekil değil. Lakin hedeflerden teki ibret alınmasıdır. İnsan dışındaki canlılar kapasitelerini zorlamazlar. Her canlının bir gelişim kapasitesi var. Bu kapasitenin alt ve üst sınırları var. Bir kavak ağacına ne kadar su verseniz de, uzamasının sınırı vardır. Fil ne kadar çok yerse yesin, ağırlığının bir son noktası vardır. İnsan da hiçbir alanda sınırsız değildir.

Bilim insanları canlıların hayatlarına dair çeşitli gözlem ve deneyler yapmaktalar. Doğayı ve diğer canlıları gözleme, izleme İlahi öneriyi bizim adımıza da yapmaktalar. (Kim bilir, belki de bu yüzden ‘‘Allah’tan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkarlar.’’ (Fatır; 28) iltifatına mazhar olmuşlardır. ) Bilim insanları arılar üzerinde yaptıkları deney ve gözlem çalışmalarında, yeni şeyler öğrenmekteler. Yapılan çalışmada kovana belli mesafedeki bir uzaklığa polen koymaktalar. Poleni gören arı kovana konum, uzaklık ve miktar bilgisi içeren mesaj gönderiyor. Arı ayrıldıktan sonra polen, kovana göre bir miktar daha uzağa götürülür. Değer tespiti yapacak arı verilen konuma gelir, biraz ilerdeki poleni fark eder. Ne var ki enerjisini (yakıtını) belirlenen konuma göre almıştır. İleri gitmekte zorlanır.

Yapılan çalışma, iş gören arıya dahi lüzumundan fazla yüklemle yapılmadığını göstermekte. ‘’Çoğu zarar azı karar.’’ Atasözümüze ne kadar da uygun. Atasözümüz; hangi işte olursa olsun, aşırıya gidilmemeli. Tecrübeyle sabit olmuş, uygunluğu tescillenmiş ölçülerde karar kılınmalıdır, anlamını içerir. Madem çoğu zarar, bile bile lades demenin, zarara rıza göstermenin hiç gereği yok.

Bizler arı gibi milimetrik ölçümlerle hareket edemeyebiliriz belki. Ancak hayatın her alanında ölçüde aşırılığa gidilmemeli. Üzülerek belirtmeliyim ki, insanoğlu hayatın her alanında aşırılığa gitmekte.

Aşırılığa gidilen konulardan birisi de başarıdır. Yeri gelmişken belirtmeliyim ki, herkesin başarılı olabilmesi mukadderdir. Aksine insanlar başaracağı kulvardan ayrılıp, başaramayacağı kulvarlarda ter dökmekte. Büyük bir başarı sendromu yaşayıp netice de başarısızlık travmasını iliklerine kadar hissetmekte.

İnsanların yaşam şartları ve çevreleri bir birinden bağımsız değildir. Kur-an’ı Kerim’de ‘‘ Hiç akıl etmez misiniz? Hiç düşünmez misiniz?’’ diye sorular sorulur. Bu uyarıya verilebilecek cevap çevreden müstağni değildir.

Yeryüzünde bir yerin ufkunu deniz, dağ, ovalar belirler. İnsanın ufkunu çevresel örf, adetler, toplumsal algılar belirler. Mutlaka belirtmem gerekir ki istisnalar müstesnadır. Her şart herkeste aynı etkiyi yapmaz. Ancak umumiyetin durumu bizim için daha öğreticidir. Çevre o kadar ehemmiyetlidir ki; ‘‘ Yüzemez yunuslar çaylar içinde’’ çayların mahvettiği, öğüttüğü yunuslara tanıktır, tarih, coğrafya…

Jean Piaget, beyin gelişimini şemalarla açıklar. Yeni görülen yer, eşya, nesne var olan şemaları bozarak yeni gelişmiş şemaların oluşmasına veya şemalara yeni bölümler eklemlenerek şemanın gelişmesine yardımcı olur, der. Bu yüzden sınırlı ve sığ bir çevre yeni şemaların oluşmasına fırsat vermez. Yani beyin gelişimini olumlu yönde etkilemez. Zekâ ve Hafızanın Gelişimi adlı kitapta, Prof. Dr. Koperman ‘’Çevre, beyin hücrelerini etkiliyor ve değiştiriyor.’’ diyor.

Herkesin farklı özellikleri göz ardı edilerek yapay, standart başarı beklentileri, bir şekilde (ya da her şekilde)  herkesten beklenmekte. Dolayısıyla yapay, hormonlu başarı beklentisi doğal başarıyı silindir gibi ezmekte. Milyonlarca insanı kendi kabiliyetleriyle buluşturamadığı için ruhen, bedenen ve beceri bakımından uygun olmadığı işlerde ya da işlemlerde çaba sarf ettirilmekte. Beceriksiz, geri zekâlı damgasını yiyen insan, direkt ya da dolaylı bunalımlar yaşamakta. Bunalımlar buhar gibi toplanıp, toplumun üzerine sağanak sağanak sorunlar yağdırmakta.

Karacaoğlan, Dadaloğlu gibi âşık, (ozan) geleneğini geçmişten günümüze taşıyan merhum Neşet ERTAŞ, yetenekleri istikametinde fırsat bulduğu için kendi alanında toplumun önderi olmuştur. Ona zorla fizik, kimya öğretilmeye kalkılsaydı, bir değerimiz değersiz hale getirilebilirdi. Toplumun yükünü taşıyan insan, topluma yük olabilirdi.

 Haward Gardner, Çoklu Zekâ Kuramında sekiz farklı zekâ gözlemlediğin belirtir. Hatta bu genişletilip çoğaltılabileceğini söyler. Bu kuramda özetle herkesin farklı alanlarda ilgi ve yeteneğinin yoğun bir şekilde bulunduğunu belirtir. Bireyin öne çıkan, güçlü alanına uygun eğitim verildiğinde zekâ ve yeteneğin maksimum gelişme seviyesine ulaşacağını öngörür. Burada göz ardı edilmemesi gereken hususlardan biri de şudur: Herkes uygun alanda eğitim görse de, bireysel farklıklılar nedeniyle herkes birbirinden farklı başarılar elde ederler.

 Allah hiçbir şeyi boşu boşuna yaratmadığını belirtir. Var olan, yaratılan hiçbir şey boşu boşuna değildir. Meşhur, klişe bir söz vardır. ‘’Farklılıklar zenginliktir’’ diye. Pek tabi ki doğru bir ifadedir. Farklılıkları soldurmadan, öldürmeden, farklılıkların yeşermesine fırsat verilmeli. Hatta desteklenmelidir.

Bir tıp doktoru arkadaşımla sohbet ederken, arkadaşım eğitime, eleştiri de bulundu.  Haklı ve yerinde eleştirilerinin yanı sıra özellikle öğretmenler için incitici ifadeler de kullandı. Ben de gülerek ‘‘ Eğitimde ki en büyük problem siz doktorlarsınız’’ dedim.  Ne alakası var diyerek kızdı. Durumu izah ettim. Okula gelen her öğrenciye çevre, aile hedef olarak doktorluk koymaktalar. Kahir ekseriyet böyle dedim. Herkes bu yöne eğilim gösteriyor. Öğrenci bu işi kaldırabilir mi, yapabilir mi? Bu durumlara bakılmaksızın hedefe yürünüyor veya yüründüğü zannediliyor. Henüz ilkokul yıllarında çocuğun doktor olamayacağı anlaşılması üzerine aile de yılgınlık ve çöküntü oluşuyor. Çocuk da Hanya’yı Konya’yı anlamadan, dünyanın kaç bucak olduğunu öğrenme bahtsızlığını yaşamak zorunda kalıyor. Bu uğurda ‘‘adam olamayacağı!’’ anlaşılan bahtsız, ‘‘ adam olacağı’’ alanı da yazık ki pas geçmekte. Arkadaşım anlattıklarımı hem hak vererek hem de üzülerek dinledi.

Yapay ve hormonlu başarı hedefi, standart bir şekilde neredeyse hemen herkese dikte edilmekte. Bu sadece bireyi yıpratıp yeteneklerini öldürmekle kalmıyor. Dahası topluma ilerde, telafisi mümkün olmayan, ağır bedeller ödetecek gibi görünüyor. Çünkü tıbbiye üzerine zum yapmış bir toplum, fünun, mülkiye, askeriye, sanat ve diğer dallara gereken değeri azaltmaktadır. Bîlâ istisna herkesin karşı durduğu beyin göçü mevzuu vardır. Oysa daha büyük bir problem olarak ‘‘ beyin kaybı’’ mevzu ile mücadele etmeliyiz.

Kişisel gelişimcilerin yapay pohpohlamaları ile haydi sen de yapabilirsin, sen de başarırısın yönlendirmelerine muhatap olmaktayız. Aslında söylem çok güzel ancak pratikte karşılığı yok.

Hayat bazen bir spor müsabakası gibidir. En mühimi oyuncular gibi görünse de, diğer paydaşlarıyla güzeldir. Stat görevlisinden antrenöre, malzemeciden mali işleri yapacak yöneticilere kadar birçok insana ihtiyaç var. Hele seyirci, taraftar olmadan bu iş olmaz. Taraftarların stada ki gösterileri, tezahüratları, yaptıkları koreografiler bu işin tadı tuzu gibidir. Seyircisiz oyun, tatsız tuzsuz pirinç lapası gibidir. Aşık Veysel’in dediği gibi ‘‘Güzelliğin on par’etmez / Şu bende ki aşk olmasa.’’ Bütünü oluşturan parçalardan herhangi biri olmazsa bütünün güzelliği değil on para, beş para bile etmez. Zayıf halka gibi görünen, belki de sistemin en güzel halkasıdır.

Şu hayatta herkesin başaracağı bir iş, dolduracağı bir mekân mutlaka vardır. ‘‘ Her horoz kendi çöplüğünde öter.’’ Sözünden yola çıkarak herkesin doğru yeri bulmasına zemin hazırlanmalı. Yerini bulanın kral olması pek mümkün. Yerini bulamayan kişi ise; rüzgârın önünde savrulan, kurumuş, sarı yaprak misali oradan oraya sürüklenip,  bilinmezliğin girdabında kaybolup gitmekte.

Maalesef insan çevresel etkenlerden kurtularak kendine rota çizebilmesi, kendini gerçekleştirebilmesi pek mümkün olmamaktadır. Standart hale getirilmiş, yapay başarı beklentileri bireye; ev, okul, çevre ‘‘ mahalle baskısı’’ olarak hücum etmekte.

Hülasa insan başarısızlığının en büyük sebeplerinden biri, standart başarı beklentileridir.

               

 

 

 

 

 

Bu yazı 2421 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar