(Bizimkiler Bize Yeter  Sizinkiler Sizin Olsun )

Ata yurdum Karalgazi'nin dağları sadece taş ve topraktan ibaret değildir. Her biri bir hatıra, her biri bir hazine değerindedir. Toprağı bereketli, meraları yemyeşildir. İnsanını doyuran, gönlünü ferahlatan bir yanı vardır bu toprakların.

Ne var ki bu güzelliğin kıymetini bilmeyenler de çıkmıştır. Bereketine göz dikenler, doğasını hoyratça kullanmaya kalkışmış; dağlarını delik deşik etmeyi, taşlarını çıkar uğruna sökmeyi istemiştir. Bir zamanlar gül kokan dallar kırılmış, doğanın kalbi sessizce yaralanmıştır.

Bu tahribat yalnızca toprağı değil, insanı da incitmiştir. Yaşlısı, genci, çocuğu; herkes bu acıdan payını almıştır. Gurbet elde geçen yıllar boyunca Karalgazi'yi özlemle andım. Çünkü insan, ne kadar uzaklara giderse gitsin, ait olduğu yerden kopamaz.

Ben de kopamadım. Karalgazi'yi ne gözümden ne gönlümden uzak tuttum. Onun her taşında, her ağacında, her rüzgârında kendimden bir parça buldum. O benim geçmişim, bugünüm ve yarınımdır.

Bu yüzden Karalgazi'yi sevmek benim için sadece bir duygu değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Onu korumak, savunmak ve gelecek kuşaklara aktarmak bir vefa borcudur. Çünkü memleket sadece üzerinde yaşanılan toprak değildir; insanın kalbi, toplumun hafızası ve kültürünün taşıyıcısıdır.

Bugün Karalgazi'ye yapılan her haksızlık, aslında Türk tarımına ve kırsal yaşama yapılan bir haksızlıktır. Bu nedenle sessiz kalmak mümkün değildir.

Günümüzde gelişmişlik çoğu zaman asfalt yollarla, yüksek binalarla, büyük fabrikalarla ve modern şehirlerle ölçülmektedir. Paris, Londra, Roma veya New York gibi şehirler gelişmişliğin sembolü olarak gösterilmektedir.

Oysa dereli, tepeli, dağlık ve taşlık coğrafyalar; küçük yerleşim birimleri, köyler ve doğayla iç içe yaşam alanları da insanlığın vazgeçilmez değerleridir. Bu sade hayat; huzurun, samimiyetin ve gerçekliğin ta kendisidir.

Kazımkarabekir ilçesi ve Karalgazi Köyü gibi yerler, bu doğal ve yalın yaşamın en güzel örnekleridir. Buralarda beton değil toprak, gösteriş değil emek, kalabalık değil insanlık değer görür. İşte bizim için bu güzellikler yeterlidir.

Gölge etmeyin, başka iyilik istemeyiz.

Elbette ekonomik ve teknolojik gelişmeler önemlidir. Fabrikalar, ulaşım araçları, bilimsel ilerlemeler ve modern yaşamın sunduğu imkânlar insan hayatını kolaylaştırmaktadır. Ancak bunların yanında insanın doğayla kurduğu bağ da korunmalıdır.

Çünkü bir tarafta tüketim odaklı, hızla değişen ve teknolojiye bağımlı bir yaşam anlayışı bulunurken; diğer tarafta doğayla uyumlu, sade ve kendi kendine yetebilen bir hayat vardır. Bulgur çorbası, kuru soğan, ayran ve temiz suyla kurulan sofralar da en az lüks restoranlar kadar değerlidir. Çünkü bu sofralarda doğallık, emek ve paylaşım vardır.

Bu nedenle bireylerin ve toplumların kendi değerlerine, doğasına ve yaşam alanlarına sahip çıkmaları büyük önem taşımaktadır. Bizimkiler bize yeter. Yeter ki dağımıza, taşımıza, toprağımıza ve meralarımıza zarar verilmesin. Yeter ki doğamız çıkar uğruna talan edilmesin.

Sonuç olarak; dağlar, taşlar, meralar ve köyler yalnızca fiziksel mekânlar değildir. Onlar kimliğimizin, aidiyetimizin ve kültürel sürekliliğimizin ayrılmaz parçalarıdır. Atalarımızdan miras kalan bu değerleri korumak, gelecek nesillere bırakacağımız en büyük emanetlerden biridir.

Yöremizin doğasına sahip çıkmak, çevremizi kirletmemek, toprağımızı korumak ve dış müdahalelere karşı bilinçli durmak hepimizin ortak sorumluluğudur.

Eğer bunun bir gururu varsa, o da bize yeter. Çünkü biz, gölge değil; toprağımızın üzerinde özgürce doğan güneşi istiyoruz. Gölge etmeyin, başka ihsan istemeyiz.