Benim dünyam işte böyle… Tuzlu, biberli, acı ve tatlı… Eksik ama gerçek… Ve biliyorum ki hayat; anlatmakla değil anlamakla, görmekle değil fark etmekle, en çok da yaşayarak öğrenmekle anlam kazanıyor.
Benim içimde bir dünya var. İyisiyle kötüsüyle bana ait; benimle var olmuş, benimle birlikte yok olup gidecek bir dünya... Her insan da kendi kurduğu dünyasında; sevinçleriyle, kederleriyle, hayal kırıklıklarıyla, umutlarıyla ve mutluluklarıyla yaşamını sürdürüp gidiyor.
Benim dünyam sanıldığından daha kalabalık. Sevenlerim var, sevmeyenlerim de... Hatta sessizce kıskananlarım da... Derdimi gerçekten dinleyenler olduğu gibi, sadece dinliyormuş gibi görünenler de var. Düşüncelerimi paylaşanlar kadar, onları anlamaya yanaşmayanlar da var.
Herkes kendi penceresinden bakıyor hayata ve kimse tam olarak bir başkasının dünyasına giremiyor. Ben de içimdeki dünyamla yaşayarak hayatı öğrenerek gidiyorum.
Bazen dünyamı Nuh’un Gemisi’ne benzetiyorum. Orada her türden insan, her çeşit duygu ve her türlü yaşam var. İyilik de var, kötülük de; merhamet de var, umursamazlık da... Özetle doğa ve insan, karmaşık yapılarıyla iç içe geçmiş durumda. Kısacası bu dünya, hayatın küçük bir özeti gibi...
İnsan bazen yoruluyor... Düşünmekten, olup biteni anlamaya çalışmaktan, çözüm üretmekten... Sürekli güçlü kalma çabası bile başlı başına bir yük oluyor. Sabır yerini öfkeye, anlayış yerini kırgınlığa bırakabiliyor. Herkesi iyi sanmak ve her yüzü tebessümle görmek kolay değil.
İnsanın kendi içinde de bitmeyen bir mücadelesi ve bitmeyen de bir kavgası var. Zaman zaman isyan ediyor; yaşananlara, insanlara, hatta kendine... Ama hayat beklemiyor. Güçlü olamazsan, tutunamazsan seni de akıntının içine çekiyor. Bu yüzden insan sık sık kendine, “Sen kimsin?” diye soruyor.
Ve her defasında aynı gerçeğe dönüyor insan. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şu sözü yol gösterici oluyor:
"Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün."
Geçmişe dönüp baktığımda hiçbir şeyin kolay olmadığını görüyorum. Zorluklar, kırılmalar, hayal kırıklıkları... Hayat her zaman istediğini vermiyor insana. Ama senden almak istediklerini de eksiksiz alıyor: zamanını, enerjini, bazen de inancını...
Bu yüzden insan, gerektiğinde “boş ver” demeyi de öğreniyor, öğrenmeli de---
Etrafıma baktığımda herkesin bir derdi olduğunu görüyorum. Kimisi geçim derdinde, kimisi huzur peşinde, kimisi ayakta kalma mücadelesinde... Aslında eksik olan şey çoğu zaman sahip olduklarımız değil; onların kıymetini bilmeyişimizde ----
İnsanların çoğu kendi kusurlarını görmek istemiyor. Herkes almak istiyor ama vermeye gelince aynı isteği göstermiyor. Belki de hayatın sırrı; kabullenmekte, anlamakta ve akışa bırakabilmekte saklıdır.
Dışarıda büyük bir telaş var. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Sanki hayat bir yarış... Trafikte, sokakta, siyasette aynı acele, aynı mücadele...
Televizyonda gülümseyen yüzler var ama gerçek hayat ekranların dışından çok farklı. Pazarda kimi insanın eli boş ama yüzü gülüyor; kimisinin eli dolu ama yüzü asık... Demek ki huzur, sahip olduklarımızda değil, onlara nasıl baktığımızda saklı.
Benim dünyam işte böyle... Tuzlu, biberli, acı ve tatlı... Eksik ama gerçek...
Ve biliyorum ki hayat; anlatmakla değil anlamakla, görmekle değil fark etmekle, en çok da yaşayarak öğrenmekle anlam kazanıyor.
ar oldu ,benimle yok olup gidecek Her insan da ,kendi kurduğu dünyasında sevinciyle kederleriyle hayal kırıklığıyla, umut ve mutluluğuyla yaşamını sürdürüp gidiyor …….
Dünyam sandıldığından daha kalabalık. Sevenlerim var, sevmeyenlerim de… Hatta sessizce kıskananlarım da…
Derdimi gerçekten dinleyenler olduğu gibi, sadece dinliyormuş gibi görünenler de var Düşüncelerimi paylaşanlar kadar, onları anlamaya yanaşmayanlar da var
Herkes kendi penceresinden bakıyor hayata ve kimse tam olarak bir başkasının dünyasına giremiyor. Bende içimdeki dünyamla yaşayarak hayatı öğrenip gidiyorum ..
Bazen , Nuh’un Gemisi’ne benzetiyorum dünyamı orada her türden insan , her çeşit duygu ve her türlü yaşam var , iyilik de var kötülük de var merhamet de var umursamazlık da
Özetle doğa ve insan karmaşık yapısı ile iç içe geçmiş durumda. Kısacası bu dünya, hayatın küçük bir özeti gibi…
İnsan bazen yoruluyor… Düşünmekten, olup biteni anlamaya çalışmaktan, çözüm üretmekten… Sürekli güçlü kalma çabası bile başlı başına bir yük.
Sabır yerini öfkeye, anlayış yerini kırgınlığa bırakabiliyor. Herkesi iyi sanmak ve her yüzü tebessümle görmek kolay değil.
İnsanın kendi içinde de bitmeyen bir mücadelesi var ,kavgası var . Zaman zaman isyan ediyor; yaşananlara, insanlara, hatta kendine… Ama hayat beklemiyor. Güçlü olamazsan, tutunamazsan seni de akıntının içine çekiyor. Bu yüzden insan sık sık kendine “Sen kimsin?” diye soruuor.
Ve her defasında aynı gerçeğe dönüyor insan. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin şu sözü yol gösterici oluyor:
“Ya göründüğün gibi ol ya da olduğun gibi görün.”
Geçmişe dönüp bakınca, hiçbir şeyin kolay olmadığını görüyorum. Zorluklar, kırılmalar, hayal kırıklıkları
Hayat her zaman istediğini vermiyor insana. Ama senden almak istediklerini de eksiz alıyor Zamanını, enerjini, bazen de inancını… Bu yüzden “boş ver” demeyi de öğreniyor insan..
Etrafıma baktığımda herkesin bir derdi olduğunu görüyorum. Kimisi geçim derdinde, kimisi huzur peşinde, kimisi ayakta kalma mücadelesinde … Aslında eksik olan çoğu zaman sahip olduklarımız değil; onların kıymetini bilmemekte yatıyor
İnsanların çoğu kendi kusurlarını görmek istemiyor. Herkes almak istiyor ama vermeye gelince aynı isteği göstermiyor. Belki de hayatın sırrı, kabullenmekte ve akışa bırakabilmekte saklıdır.
Dışarıda büyük bir telaş var. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. Sanki hayat bir yarış… Trafikte, sokakta, siyasette aynı acele, aynı mücadele…
Televizyonda gülümseyen yüzler var ama gerçek hayat ekranların dışında çok farklı. Pazarda kimi insanın eli boş ama yüzü gülüyor; kimisinin de eli dolu ama yüzü asık… Demek ki huzur, sahip olduklarımızda değil, bakışımızda saklı.
Benim dünyam işte böyle… Tuzlu, biberli, acı ve tatlı… Eksik ama gerçek…
Ve biliyorum ki hayat; anlatmakla değil anlamakla, görmekle değil fark etmekle, en çok da yaşayarak öğrenmekle anlam kazanıyor.




