Yazarın Şahsiyeti
Osmanlı’nın son demlerinde yetişen münevverler yalnızca yaşadıkları dönemle sınırlı kalmamışlar, aynı zamanda uzun bir nadas dönemi yaşayan medeniyetimizin de hafızasını taşımaya çaba göstermişlerdir. Hüseyin Vassaf, işte bu nadir simalardan biridir. Onun şahsiyetinde irfan, tarih şuuru, tasavvuf terbiyesi, hakikatin peşinde merak yüklü ve derin bir gözlem kudreti aynı potada birleşmiştir. Hayata iç yolculuğu dahil, mana ve tefekkür cephesiyle de bakan Vassaf, gördüğünü anlamlandırabilen, yaşadığını ruh süzgecinden geçirerek yazıya dökebilen müstesna bir kalem sahibidir. Eserlerinin ve çalışmalarının muhtevası onun ‘’iyi bir edip, mutasavvıf şair, dikkatli bir gözlemci, Hz. Peygamber aşığı samimi bir müslüman’’ olduğunu göstermektedir. Kendisi aynı zamanda devlet memuru olan Vassaf izinlerinde zamanın Osmanlı coğrafyasına seyahatler yapmış. Ankara, Bursa, Edirne, İzmir, Eskişehir, Selanik, Manastır gibi zamanın önemli şehirlerini gezmiş. Buralardaki cami, medrese, tekke ve zaviyeleri bilhassa ziyaret etmiş. Yapılan ilim ve irşat faaliyetlerini görevli alim ve mutasavvıflarla görüşerek not etmiş ve önemli kaynak olarak eserlerine yansıtmıştır.
Onun eserlerinde dikkat çeken en önemli hususlardan biri, insanı ve hadiseleri derin bir tarih şuuru ile ele almasıdır. Vassaf için şehirler, yollar, limanlar, insanlar ve hatıralar görülen dünyanın ötesine yolculuk ettiren anlam noktalarını teşkil etmekte. Her biri kendi içinde bir anlamlandırma yolculuğunun anlamlı duraklarını meydana getirmektedir. Bu sebeple onun satırlarında tarih canlıdır, insanlar derin gözlem aynasından geçirilirler. Mekânlar ise ruh sahibidir. Bilhassa Hicaz coğrafyasına yaklaşımında hissedilen derin Peygamber sevgisi, metnin hemen her satırında okuyucuyu kuşatan manevi bir iklim meydana getirmektedir. Hakikatine yardımcı olmak üzere iz sürerken tanışıp sekiz yıl mektuplaştığı birini şeyhi olarak belleyip ona tabi olan bir isimdir.
Yetişmesi
Hüseyin Vassaf, ilk tahsiline Kara Mehmet Paşa Camii yanındaki iptidaide başlamış, Ağayokuşu İptidai Mektebinde tamamlamıştır. Sonra Medrese-i Hayriye, Mekteb-i Osmani ve Aksaray Valide Rüştiyesinde okuduktan sonra Mekteb-i Mülkiye İdadisinden mezun olmuştur. Ortaokuldayken okula gelen müfettişe Bostan’dan beyitler okuyor ve şerhini yapıyor. 1890’lardan itibaren temel islami eserleri okumuş. Okuduklarından seçkiler yaparak daha sonra Müntehabat adlı eserinde toplamıştır.
Hüseyin Vassaf, 1896’da Şam’dan İstanbul’a gelen Hanefi alimlerinden ve Şabaniyye tarikati Bekriyye kolu Şeyhlerinden Muhammed Sultan Efendi’ye intisap ederek birkaç sene sonra da kendisinden icazetname almıştır.
Osmanlı ilim ve kültür dünyasının bereketli son asrında aile köklerinin münbit vadisinin de tesiriyle ilim mahfillerinde kendisini iyi yetiştirmiş bir şahsiyettir. Rüştiye yıllarında Mehmet Esad Dede’den farsça dersleri almış, Mevlana’nın Mesnevî-i Şerif’ini, İranlı meşhur şair Hafız’ın Bostan’ını, Gülşen-i Raz ve Kaside-i Hamriyye gibi eserleri okumuştur. İstanbul’a gelen Kerbela hatibi Şeyh Nâsır Efendi’den bir sene kadar Buharî-i Şerif okumuştur.
İlim yolculuğunda okumayı, gözlemlemeyi ve tefekkür etmeyi hayatının merkezine yerleştirmiştir. Tarihe, tasavvufa, edebiyata ve biyografiye duyduğu derin ilgi, onu döneminin önemli kaynak kültür adamlarından biri hâline getirmiştir.
Araştırmaya ve gözleme dayalı çalışmalarıyla yalnızca bir edebiyatçı değil, aynı zamanda güçlü bir kültür tarihçisi hüviyeti kazanmış birisidir. Beş ciltlik Sefine-i Evliya‘sı iki bin kadar alim, fazıl, mutasavvıf, şair ismin muhtelif cepheleriyle tanıtıldığı çok önemli ilmi bir biyografik kaynak durumundadır. Gülzar-ı Aşk (Aşk gül bahçesi) adıyla yaptığı şerhi, asırlarca Osmanlı toplumunda temel metin hükmündeki Mevlid’den o zamana ve hatta bugüne pencereler açmaktadır.
Kaleme aldığı eserler, Osmanlı tasavvuf ve kültür dünyasının bugün dahi müracaat edilen temel kaynakları arasında yer almaktadır. Divan-ı Vassaf ve diğer eserleriyle birlikte düşünüldüğünde onun kalemi, geçmişin yalnızca bilgisini değil, ruhunun da izlerini bugüne taşımaktadır.
Vassaf’ın yetişme sürecinde tasavvuf terbiyesinin ayrı bir yeri vardır. Bu sebeple onun bakışı yalnızca aklî ve tarihî değildir. Aynı zamanda kalbîdir. Hicaz yolculuğu boyunca kaleme aldığı satırlarda hissedilen içtenlik, teslimiyet ve derin maneviyat, bu terbiyenin en açık yansımalarını oluşturmaktadır.
Edebî Kişiliği
Hüseyin Vassaf’ın edebî dili, klasik Osmanlı kültürünün şahsiyetiyle ve kalemine kıvam veren Türkçesiyle son büyük akislerinden biri olarak değerlendirilebilir. O bir peygamber aşığıdır. Mana ve muhtevasıyla Ehl-i Beyt’in hatır ve sevgisini anlatan şu anlamlı sözleri duygu dünyasını pek veciz şekilde anlatmaktadır: ‘’Nişane-i ziyaret olmak üzere göz yaşlarımı o taşta yadigar bıraktım.’’ Vassaf haccı ‘’Bir hümâ’yı devlettir. Her başa konmaz…’’ diyerek kendisine de verilen bir nailiyet olarak görür. Eser boyunca yazı ve anlatımlarını bu samimi duygularla kaleme alır. Dönem Türkçesinin tarihi kimliğine, zengin kelime ve anlatım örnekleri eserinde oldukça geniş yer tutar.
Onun cümlelerinde yalnızca bir anlatım değil, aynı zamanda bir medeniyetin tarihi kimliğine dayalı estetik zevki hissedilir. Kelime kadrosundaki zenginlik, dini ve tasavvufi kavramları kullanmadaki mahareti ve tasvir gücü, eserlerini sıradan bir hatırat olmaktan ileriye taşımaktadır.
Vassaf’ın kalemi, yoğun bir hissiyat yüklüdür. Ancak bu hissiyat, ölçüsüz bir duygusallığa dönüşmez. O, gördüğünü büyük bir dikkatle kaydederken aynı zamanda satırlarına ruh üfleyen bir kalem kudretini hissettirir. Bu yönüyle eserleri hem tarihî bir belge hem de yüksek edebî kıymet taşıyan metinler hâline getirmiştir.
Onun anlatımında Mekke ve Medine mana ve kültür coğrafyasının tam merkezinde yer alır. Kutsal şehirler, İslam medeniyetinin hafızasını taşıyan mukaddes alanlar olarak tasvir edilir. Hacıların yürüyüşleri, kervanların yorgunluğu, çölün sessizliği ve Ravza-i Mutahhara’nın huzuru, okuyucunun zihninde canlı tablolar hâline dönüşür. Özellikle Asr-ı Saadet’e ve Hz. Peygamber’e duyduğu muhabbet, eserin duygu yüklü güçlü manevi damarını oluşturmaktadır.
Bugünün daralmış kelime dünyası düşünüldüğünde Vassaf’ın metinleri, Türkçenin bir zamanlar ne kadar derin ve incelikli bir ifade gücüne sahip olduğunu da gözler önüne sermesi bakımından ayrı bir kıymete sahiptir.
Bu Hatırat Nasıl Yazıldı?
Hüseyin Vassaf’ın Hicaz yolculuğu, hac ibadetinin yanında sosyo kültürel cephesi olan gezi, gözlem ve hissiyatı da barındıran multi disipliner ve ansiklopedik kültür tarihi mesabesindedir. Aynı zamanda manevi bir çağrının neticesidir. Daha önce on yedi kez hac vazifesini yerine getirmiş ve beş defa Medine’yi ziyaret etmiş olan dostu Hacı Nuri Efendi’yi rüyasında Peygamber Efendimiz ile birlikte görmesi, onun gönlünde bu yolculuğun kapısını açmıştır. Maddi imkânsızlık sebebiyle hacca gitmeyi düşünemeyen Vassaf’a, Hacı Nuri Efendi elli altın ödünç vererek destek olmuş.
27 Aralık 1905 tarihinde başlayan Hac yolculuğu, 11 Nisan 1906 tarihinde tamamlanmıştır. Bu seyahatinde İstanbul’dan Cidde’ye uzanan on dokuz günlük deniz seyahati ve ardından gerçekleştirilen hac ibadeti boyunca Vassaf, günü gününe notlar tutmuştur. İşte bugün elimizde bulunan Hicaz ve Suriye Hatıratı, bu dikkatli gözlemlerin ve canlı şahitliklerin neticesinde ortaya çıkmıştır.
14 ekim 1913 ile 14 kasım 1913 tarihlerindeki Suriye ve Filistin’deki Cevelanım adlı seyahat notları da bu eserin devamı ve ikinci bölümü mahiyetinde olduğu için eserin sonuna ilave edilmiş. Eserin en kıymetli taraflarından biri de yaşanırken kaydedilmiş olmasıdır. Vassaf, hadiseleri sonradan hatırlayarak değil, tam merkezinde yaşarken yazmıştır. Bu sebeple metinde güçlü bir şekilde farklı coğrafya ve zengin kültürel birikimi yansıtan sahicilik hissi vardır. Okuyucu, satırların arasında yalnızca bir yazarı değil, yolculuğun içinde nefes alan canlı bir şahsiyeti görmektedir.
Eser Hakkında
Hüseyin Vassaf kültür ve medeniyet cephesini seyahatlerle besleyen bir son dönem hezarfen münevveridir. Osmanlı coğrafyasına muhtelif köşelerine ilim temelli seyahatleri yoluyla gözlem, inceleme, araştırmalar yapmış. Dikkatli nazarlarla bu seyahatlerini not etmiş. İlmi vukufiyetindeki derinlik ve genişliğini bu seyahatler yoluyla geliştirmiş. Bu seyahatlerindeki sosyal etkileşimleri ile müktesebatını zenginleştirerek başta elimizdeki bu eser olmak üzere pek çok muhalled eseri vücuda getirmiştir.
Bu kitap Vassaf’ın torunu (kızının kızı) olan Evin İlyasoğlu’n da bulunan nüsha esas alınarak yazılmış. O dönem dini ve edebi terimlerinin fazlaca kullanıldığı eserde açıklayıcı dipnot ve açıklamalara da yer verilmiş. Kitabın anlam dünyasına okuyucunun daha fazla ortak edilme ihtiyacı bu açıklama ve dipnotlarla karşılanmaya çalışılmıştır.
Hicaz ve Suriye Hatıratı, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerine ışık tutan son derece kıymetli bir Hac Hatıratı eserdir. Edebi, kültürel ve dini etkileşimleri ile İslam coğrafyası ve ecnebi isim ve beldelerle temasının oluşturduğu birikimin eserine yansıması bu değere ayrı anlam katmaktadır.
Kitap, iki bölümden meydana gelmektedir. İlk bölüm Hac Hatıralarını içine alan ilk 315 sayfa yer almakta. İkinci Bölüm ise Suriye ve Filistin’de Cevelanım adıyla (315-335. Sayfalar) taşımaktadır.
Vassaf’ın ifadesiyle bu eser “şuhûdî, tarihî ve zevkî” bir mahiyet taşımaktadır. Yani gözleme dayanan, tarihi kayda geçiren ve manevi zevk ile yazılmış bir hatırattır. Bu eserin ilk baskısı 2013 senesinde yapıldıktan sonra 2025’te Diyanet Vakfı Yayınevince elimizde olan ve Prof. Dr. Mehmet Akkuş’un hazırladığı bu baskı yayınlanmıştır.
Eseri okurken, anlatımların yalnızca hac ibadeti ile sınırlı kalmadığını görmekteyiz. Aynı zamanda dönemin sosyal, siyasi ve kültürel iklimini de bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Eserin bir diğer özelliği de diğer İslam beldeleri ve farklı ecnebi ülke vatandaşlarına dair bilgilere de bu eserde yer verilmiş olmasıdır. Bir başka husus da yazar burada söz ettiği gezi duraklarının hemen hepsinde fotoğraflar çekmiş, kartpostal ve bölgeleri, beldeleri tanıtıcı eserler toplamış. Bu malzemeler de içerik olarak seyahatnameye ayrı bir kıymet kazandırmıştır.
1925 yılında tekrar genişleterek temize çektiği(tebyiz ettiği) eser, değişen dönem şartlarının da izlerini taşımaktadır. Yunanlılara geçen Adalar Denizi adaları için bir iç çekişle ‘’Türk Sancağını temevvüç-nüma-yı mehabet’’ ile asılacağı günlerin özlemi dile getirilir. Bir başka yerde Şapa oturmanın Kızıldeniz’deki gerçek hikâyesiyle birlikte bu deyimin açıklaması verilmektedir. Kimi zaman ‘’maateessüf’’ diyerek Arabistan’da yaygın su dağıtıcılarının durumunu ‘’her türlü taharet-i fenniyeden ve şer’iyyeden muarra’’ diyerek şahit olduğu gayri sıhhi durumu satırlarına yansıtır. Yer yer de ‘’aşıkane ve halisane’’ dediği lisanla Ümmet-i Muhammed, milletimiz, kendisi, evlatları, akrabaları, ehibba, esdika ve yaran-ı ba safa dediği bütün muhit halkasındakiler için Kâbe’de ettiği samimi duaları dile getirmektedir. Bir başka yerde zemzem-i şerifin ehli Mekke nazarındaki otuz ki adına dair bilgilere yer vermekte. Bir başka yerde ise, Mescid i Haram’da Allah’ın huzurunda olmanın kendisini saran maneviyatını ‘’cazibe-i kudisiyyenin meczubu’’ olarak açıklamakta. Haccını eda ederken rastladığı Kâbe örtüsünü kaldırarak Allah’ı göreceğini sanan bazı cehalet örneklerine de yer vermekte. Bir başka yer de ise Mekke’de meraklı olduğu sahafları gezerek ‘’kütüb-i nefise’’ dediği kitaplara sarfı nazar etmekten geri durmamakta.
Haccın rükünlerini ve maneviyatını mikat mahallinden başlamak suretiyle büyük bir vukufla satırlarına yansıtmakta. Okuyanları haccın manevî atmosferine adeta yaşatan bir dille ortak etmekte.
Osmanlı askerlerinin Hicaz’daki mahrumiyetleri, gurbet içinde sürdürdükleri çetin görevleri ve fakirlikle mücadeleleri eserin sayfalarına yansıyan en hüzünlü taraflarındandır. Hicaz’daki Osmanlı askerlerinin durumunu anlatırken ‘’kemal-i za’ftan (açlıktan) gözleri şişmiş, kulakları kararmış, kurtlu ekmek yiyen’’ tabirlerini kullanmakta. Terhis zamanı gelip üzerinden bir buçuk sene geçmesine rağmen memleketine dönemeyen askerlerin yaşadığı zorluklar, Vassaf’ın satırlarından hafızalarımıza yansımaktadır.
Bunun yanında İngilizlerin bölgedeki nüfuz faaliyetleri, casusluk çalışmaları ve bedevi aşiretlerle kurulan hassas ilişkiler de dikkat çekici gözlemler arasında yer almakta. Böylece eser, yalnızca bir hac hatıratı olmanın ötesine geçerek Osmanlı’nın son yıllarındaki Hicaz coğrafyasının üzerinde yürütülen politik nüfuz ve sızma çabalarının bütün yönleriyle yansıtıldığı tarihî ve ansiklopedik bir panorama hâlini almaktadır.
Eser boyunca Vassaf anlatımlarında klasik Osmanlı Türkçesi’nin zenginliklerini kullanarak geçtiği beldeler ve limanlar ile uğradığı şehirlerden çok sahici gözlem notlarına olabildiğince geniş yer verir. Mekke’de daimi nüfusun 100 bin Hac edenlerin ise o mevsimde 250 bin olduğunu anlatmakta. Harem-i Şerif’te yaşanan manevi atmosferin üzerindeki tesirini ‘’garîk-ı bahr zevk-i cavidânî oldum’’ diyerek aldığı manevi hazzı veciz ifadelerle dile getirmektedir. Mekke’ye veda sahnesini ‘’Şehr-i Mekke gözden nihan âlem-i kalbde ayân’’ diyerek haccın maneviyatını ve üzerindeki tesirini dile getirmektedir.
Hatırat metinlerinin kisve-i taba büründürülerek bugüne ulaşmasında Prof. Dr. Mehmet Akkuş’un(*) büyük emeği bulunmaktadır. Akkuş, eserin dilini ve ruhunu koruyarak metni titiz çalışmayla yayına hazırlamış, böylece günümüz okuyucusunun bu önemli eserle buluşmasını sağlamıştır. Eserin sonuna bir de sözlük ilave edilerek bugünün okuyucusunun eserle daha sıkı bir anlam bağlantısı kurmanın yolu açılmıştır. Diyanet Vakfı Yayınlarınca gerçekleştirilen prestij baskı da eserin tarihî ve edebî kıymetini daha görünür kılmaktadır.
Sonuç ve Değerlendirme
Hüseyin Vassaf’ın Hicaz ve Suriye Hatıratı, tarihi vasfı olan, sosyo kültürel yönleri ile dönem ve bölge kültürlerine dair kıymetli bilgiler sunan, Haccın maneviyatını tasavvufi temrinlerle yansıtan muhalled bir eser hüviyetindedir. Kitap, bir medeniyet hafızasının, bir inanç dünyasının ve derin bir münevver şahsiyetin satırlara sinmiş hâlidir. Eser, okuyucusunu geçmişten bugüne taşıyarak anlamlı kültürel etkileşim kanalları kuruyor. Aynı zamanda insanın mana arayışına, medeniyet tasavvuruna ve ruh dünyasına da temas ediyor. Geçmişle bugün arasında gönül köprüleri kuran zihin ve fikir tasavvurları ortaya koyuyor.
Vassaf’ın güçlü gözlem kabiliyeti, yüksek edebî zevki ve derin manevi hissiyatı, bu hatıratı klasik hac anlatılarının çok ötesine taşımaktadır. Onun satırlarında hem Osmanlı’nın son dönemine dair canlı tarihî sahneler hem de mukaddes beldelerin ruhunu taşıyan ince bir duyarlılık görülmektedir. Bir başka açıdan ise dönem ahalisinin yaşayış sahnelerine dair derin iç gözlemleri sunmaktadır.
Bugün bu eseri okumak, sıradan bir hac yolculuğuna şahit olmanın ötesine taşan anlamlar ihtiva etmektedir. Aynı zamanda pek çok tarafıyla zengin bir dilin, kökleri tarihin derinliklerine uzanan bir medeniyetin ve çoğulculuğu ve kapsamı ile geniş havzalarda yeşermiş olan bir kültür dünyasının izlerini sürmek anlamına gelmektedir. Bu yönüyle Hicaz ve Suriye Hatıratı, hem tarih, hem edebiyat, hem de kültür dünyamız açısından kültür hazinelerimize anlamlı düşünce pencereleri açan nadide eserlerden biri hüviyetindedir.
Memiş OKUYUCU
Edebiyat Ortamı Sayı: 111
Kaynak:
- Vassaf, el-Hac Hüseyin – Hicaz ve Suriye Hatırası – Yayına Hazırlayan Prof. Dr. Mehmet Akkuş- Diyanet Vakfı Yayınları- Haziran 2025, Ankara
(*) Hüseyin Vassaf, Mehmet Ali Aynî, Tahirül Mevlevi Olgun, Avni Konuk, İbnül Emin Mahmut Kemal İnal gibi isimlerle dönem arkadaşıdır. Hüseyin Vassaf gezdiği dolaştığı beldelerde bir yandan da gördüğü eksikleri ilgili hükümet birimlerine yazan birisidir. Şam gezisinde CemalHac
hacı
Hicaz
Paşa’ya İbni Arabi’nin türbesindeki bakımsızlıktan ve yapılması gerekenlerden bahseden bir mektup yazıyor. Daha sonra Cemal Paşa tarafından bu mezarın bakımının yapılması üzerine de sohbetlerinde alınan neticeden çevresine söz ediyor. Ayrıca bu çalışmasından sonra Sultan Abdülhamit tarafından İbni Arabi’nin mezarına bir avize gönderiliyor. 1922’de emekli olduktan sonra bir ara kapatılan Tekke ve Zaviyeler üzerine bir kitap yazmak istiyor. Daha sonra şartların elverişli olmadığını düşünerek vazgeçiyor.
(**) Bu anlatımlar için Prof. Dr. Mehmet Akkuş hocama teşekkürlerimi arz ediyorum.
(***)Kitap nüshasının bulunuşu: Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Hüseyin Vassaf’ın sefinesinde eser listesini inceler. Araştırmalarında Hüseyin Vassaf eserlerinin Süleymaniye Kütüphanesine bağışlandığını öğrenir. Hemen Süleymaniye kütüphanesine ulaşır ve araştırmalarında bağışlanan eserler arasında Hac Hatıralarının olmadığını görür. Daha sonra Marmara İlahiyat Kütüphanesindeki çalışmalarında bir tevafuk ile eseri burada bulur. Bunun üzerine eseri bugünkü harflere çevirmeye başlar. Ve bir gün bir telefon alır. Arayan Vassaf’ın torunu (kızının kızı) Evin İlyasoğlu’dur. Evin Hanım, Akkuş Hocaya ‘’çeviri yaptığınız nüsha doğrusu değil. Doğru nüsha bizde’’ der. Daha sonra buluşulur ve bu nüsha Akkuş Hoca tarafından teslim alınır. Bu konu şöyle açıklık kazanır. Vassaf, ilk nüshayı yazdıktan sonra şeyhinin oğluna ‘’Mehmet Hazmi Efendi için’’ diyerek kendisine bırakmış. Hüseyin Vassaf, 1925 yılında bu nüshanın üzerinden tekrar geçerek(tebyiz) aynı hatıratın ikinci bir nüshasını yazmış. Marmara İlahiyatta bulunan nüshanın bu ikinci nüsha olduğu anlaşılmıştır. 2025 Diyanet Vakfı Yayınevi baskısı, her iki nüshadan istifade edilerek yapılmış.
