Yer, Erzurum?un küçük bir köyü...
O sabah köydeki çocuklar hiç görünmediği kadar ciddi, hiç
görünmediği kadar gözü karaydı. Enver Paşa?nın seferberlik emri gelmiş, sokakta
beraber oynayan çocuklar bir gecede kocaman yürekli kahramanlar olmuşlardı.
Artık ellerinde tahtadan tüfekler değil, soğuk çelikten tüfekler vardı. Mevzu
bahis vatan toprağı olunca, gerisi teferruattı. Hepsinin gözünde korkusuz bir
bakış vardı. Akılları Sarıkamış?taydı. Hasan, Salih, Musa, Mehmet... Sanki bir
gecede bin yaş almışlardı. Daha sakalı, bıyıkları çıkmayan bu gençler, kocaman
yürekli birer adam olmuştu. Seferberlik emriydi, uymamak olur mu hiç? Hele de
mevzu vatansa, namussa, beklenir mi hiç?
Hasan da o kalabalık genç yığınının arasındaydı. Gözleri,
garip anasını ve engelli kardeşini aradı. Buldu da. Aslında kardeşi Ali de
onunla gelmek istemiş, ama aksak bacağı bu isteğine mani olmuştu. Onlar
biliyordu giden Hasan?ın geri gelmeyeceğini. Ama bizim Hasan sanki düğüne gider
gibi şendi. Acaba şehitlik sevinci miydi bu? Acaba Peygambere komşu olacak
olmanın verdiği huzur muydu?
Cepheye gitmek için toplanan gençlerin anaları-babaları,
oğullarının arkalarından son bir kez daha baktılar. Son defa sessizce ?elveda?
dediler. Köy meydanında toplanan gençler, ağır ağır çıktılar yola. En büyük
düşman Moskof değildi, kara kıştı. Çamura ve incecikten atıştıran kara aldırış
etmeden yol aldılar. Şimdilik hava iyiydi. Ama daha geceyi görmemişlerdi. Üzerlerinde
incecik asker kıyafetleri, ayaklarında çarık saatlerce yol aldılar.
Komutanların ?Hadi aslanlarım!? naraları onları daha bir coşturuyordu. Kısa
sürede diğer köylerin gençleriyle buluşup kalabalıklaştılar.
Gittikçe yol külfet olmaya başladı. Yine de birbirlerine
destek oldular. Yaşça büyük olanlar küçüklere sarıldı, yere düşeni kaldırdılar,
omuz omuza bir oldular, birlik oldular. Uyumadılar, uyutmadılar. Biliyorlardı
ki soğukta uyurlarsa bir daha uyanamayacaklardı.
Hasan da o kalabalıkta yol aldı. Artık her adım atışta
anasının, kardeşinin yüzündeki hüzne anlam vermeye başlamıştı. Vatanı savunmak
büyük yüktü be! Hele de Hasan gibi eli tüfek tutmamış bir genç için.
İlk gece zor geçti. Çoğu asker çadırda değil, açık alanda
geceledi. Çünkü herkese yetecek kadar çadır yoktu. Az sayıdaki çadırda
nöbetleşe uyuyorlardı. Becerebilenler ateş yaktı. Beceremeyenler, birbirlerine
sarılarak ısınmaya çalıştı. Arada bir de yanık yanık türkü tutturdular.
Günler günleri kovaladı. Yola çıkalı 5 gün olmuştu. Beş
zorlu, beş çetin gün. Her gece aynı senaryo, her gece aynı soğuk vardı.
Şimdiden hepsinin şevki kırılmaya başlamıştı bile; ama yoldan dönmek olur mu
hiç? Vatanı Moskof?a vermek olur mu hiç?
Altıncı günün sabahı kimi askerler yerinden kalkamadı. Donup
kalmışlardı. Saçları buz tutmuş, kaşları buz tutmuş, gözleri donup kalmıştı.
Sanırsın uzaktan gelen birine doğru bakıyorlardı, sanırsın yol gözlüyorlardı.
Ama emir kesindi. Durmak yok; son asker dahi hayatta kalsa Moskof?a saldırmadan
durmak yoktu. Şehitler, oldukları yerde bırakıldı. Bir ara ?Şehitlerimizi
gömelim.? diyecek oldu birkaç asker, ama toprağı kazmak ne mümkün? Bari ortada
kalmasın, bari kurda kuşa yem olmasın diye karla kapattılar şehitlerin
üzerlerini. Sonra da yeniden yola koyuldular.
**********
Askerler yol aladursun, geride kalanlar duayı dilden eksik
etmediler. Vatan için Allah?a emanet ettikleri kuzularının sağ esen dönmesini
dilediler.
O günlerde, geride kalanların dertleri bitmek bilmiyordu.
Ruslardan cesaret alan Ermeni çeteleri, Kars ve Ardahan civarında otuz binden
fazla insanı işkencelerle öldürmüş, Müslüman kadınlara da yapmadıkları kötülük
kalmamıştı. Ermenilerin ellerinden kaçabilen çoğu kadın ve çocuk binlerce
insan, karlı dağlarda perişan bir haldeydi.
**********
Hasan ve arkadaşları, savaş alanına ulaşmak için yola devam
ediyordu. En önde sancağı taşıyan yiğit sendeleyince, bir başkası koşup sancağı
devralıyordu. O sancak nihayet Hasan?a da geldi. Arkadaşı Musa?nın yere
düştüğünü görünce koştu hemen Hasan, aldı yere düşen sancağı. En öne koşup
dalgalandırdı bayrağı. Lakin en önde hava daha bir sertti, daha bir
dondurucuydu. Hasan artık hiçbir şey düşünmeden yürüyordu. Gözleri ufka
bakıyor, şu tepeyi aşınca rüzgâr arkada kalır diye kendine teselli veriyordu.
Lakin şimdiden bacaklarındaki sızlamalar dayanılmaz bir hal almıştı. Sanki
parmakları kesiliyormuş gibi yandı, tutuştu. Bir süre sonra ise ilginç bir şey
oldu. Yavaş yavaş acıları, sızıları geçmeye başladı. Artık ayakları üşümüyor,
yüzüne çarpan soğuk onu rahatsız etmiyordu. Ne güzel bir duyguydu bu. Saatler
sonra rahat etmişti Hasan.
Ama bir anda tökezledi, yığıldı olduğu yere. Ayaklarına
dokundu, lakin ayakları orada yoktu sanki; hiçbir şey hissetmedi. O esnada
sancağı devralmak için yanına koşan asker girdi koluna. Bir anda birkaç saat
öncesine gitti Hasan. Hani arkadaşı Musa yere yığılınca, Hasan koşmuştu ya
sancağı almak için. Yüreği cız etti Hasan?ın; demek ki insan böyle donuyormuş,
demek ki insan böyle şehit oluyormuş. Arkadaşının kolunda birkaç adım daha attı
Hasan, sonra yığıldı kaldı olduğu yere. Nefesi boğazında düğümlendi, heyecandan
kalbi duracak gibiydi. Kalkmak istedi, olmadı. Yuvarlanmak istedi, olmadı.
Çaresizce büzüşüp kaldı olduğu yerde. Kelime-i Şahadet getireyim dedi, dili
dönmedi.
Birkaç dakika sonra Hasan hareketsiz kaldı, bir daha da
kımıldamadı. Komutanların ?Geriye bakmak yok, hadi yiğitlerim ileri!? sesleri
son kez yankılandı kulaklarında. Demek ki ölüm böyle bir şeydi.
O günlerde tam 90 bin şehit verdik. Tam 90 bin Hasan, 90 bin
Musa, 90 bin Salih şehit düştü. Can verdik, amma toprak vermedik.
**********
Hasan ve arkadaşlarından geriye, analarının yaktığı ağıtlar
kaldı. O analardan biri, Sarıkamış?tan dönmeyen oğlu için şu ağıdı yakmıştır:
Sarıkamış, Altınbulak
Soğanlı?yı biz ne bilek
Bizim uşak gökçek gezer
Ağca zıbın kara yelek
Yüzbaşılar, binbaşılar
Tabur taburu karşılar
Yağmur yağıp gün değince
Yatan şehitler ışılar
Gadasın aldığım Eşe
Tekerim dayandı daşa
Seferberliği durdurun
Elin öpem Enver Paşa
Aziziye baba yurdu
Kafkaslara tabya kurdu
Benim korkum Ruslar değil
Kara kışa kurban verdi