KÖŞE YAZILARI
Giriş Tarihi : 26-05-2022 08:35

Sevgili Düşmanım

Yusuf DURSUN'un Kaleminden bir o Kadar anlamlı ve manalı bir yazı...

Sevgili Düşmanım

Benim şair gönlüm,

“Bir bilinmez hâl dilince,/ Gönüller birlik olunca,/ Kurt, kuzuyu yâr bilince;/ Göğsümüzde ‘hu’ diyerek,/ Yâr aşkına çarpar yürek.” dese de kurtla kuzunun yâr olamayacağını biliyorum elbette. Çünkü her canlının yaratılış gayesi farklıdır ve dünya bu gayeler üzerine oturan bir denge üzerine kurulmuştur.

Benim gibi, belgesel programlarının müptelası olanlar iyi bilir, hayvanlar âlemi birbirinin etini yiyerek ayakta kalır. Ancak burada bile çok ince bir çizginin, dünyanın dengesine hizmet ettiği görülür. En vahşi hayvan bile, sadece kendisine ve ailesine yetecek kadar avlanır. Bunun dışında sırf zevk için hemcinslerine katliam boyutunda zarara vermez. İnsanlar öyle mi ya?

Kimi insanlar var ki sudan bahanelerle gözünü kırpmadan onlarca kişiyi katlederek yüreklerindeki intikam duygusunu bastıracağını düşünüyor. Oysaki canı veren Allah’tır ve onu geri almak yetkisi de sadece O’na aittir. Kâinatın Sahibi, Maide suresi 32. ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:  “… Kim, bir cana karşılık olmaksızın veya yeryüzünde bozgunculuk yapmamış birini öldürürse sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmış gibi olur…” Bakınız, sonsuz merhamet sahibi Allah, burada bile “insanı yaşatmayı” öne çıkarıyor. Bir insanı yaşatmak; aileyi, toplumu, milleti, dünyayı, bütün insanlığı yaşatmak anlamına geliyor. Şeyh Edebali de Osman Gazi’ye “Ey oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın.” derken bunu kastediyordu.

Bir insanı öldürmek, bütün insanları öldürmekle bir tutulduğuna göre, insanlık tarihini kana bulayan savaşlarda kurulan can pazarına ne demeli? Elbette savaşların iki muhatabı var: Zalimler ve zulme uğrayanlar. Zulme uğrayan bir milletin kendini savunmasından daha normal ne olabilir? Onlar, hele de Türk milleti gibi, cengâver bir yaratılışa sahipse vatanlarını korumak için, canları dâhil, her şeylerini ortaya koymaktan çekinmezler. Bu arada elbette ölürken de öldürürler fakat bu ölüm ne mübarek bir ölüm, bu öldürme ne soylu bir öldürmedir!

***

Güneşin doğduğu her gün, insanlık için yeni bir başlangıçtır ya, bir insanın canına kıyanlar için de böyledir bu. Bir başkasının eliyle kara toprağın altına gönderilen kişi, bir kere ölmüştür fakat ona bu ezayı reva gören, yaşadığı müddetçe her gün ölmektedir. İşlediği cinayetin ardından pişmanlık duymayan çok az insan vardır onlara da insan demek ne kadar doğrudur, bilemiyorum. Bildiğim, daha doğrusu gönülden dilediğim; kanı kanla değil, suyla yıkamanın daha insani olduğu.

Ya binlerce mazlumun ahını alan kan emici devletler? Acaba onlar da yaptıklarından pişmanlık duyarlar mı? Aradan uzun yıllar geçtikten sonra bile olsa atalarının günahı altında ezilen devlet yöneticileri olur mu? Mesela Çanakkale Savaşları’nda yüz binlerce Türk evladını katleden başta İngiltere olmak üzere zulüm şampiyonu devletler bundan zerre kadar pişmanlık duyarlar mı? Çanakkale Savaşları’na katılan Avustralya ve Yeni Zelenda’nın 1990 yılından itibaren her 25 Nisan’da Anzak Koyu’na gelerek “Şafak Ayini” düzenlemesi, acaba bir pişmanlık gösterisi sayılabilir mi?

Avustralya ve Yeni Zelanda’dan gelen torun Anzakların düzenlediği bu Şafak Ayinlerinden birine ben de katıldım. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Millî Eğitim Bakanlığının iradesiyle bir grup yazar arkadaşla ortaya koyduğumuz “Çanakkale Kahramanlarının Destanlaşan Öyküleri” projesi kapsamında bendeniz de iki kahramanın hayatını romanlaştırmıştım: Kınalı Hasan ve Binbaşı Ali Faik Bey. Bu münasebetle davet edildiğimiz Çanakkale’de, 25 Nisan 2022 tarihinde yapılan Şafak Ayinini takip etme imkânımız oldu.

Masrafları dönüşümlü olarak Avustralya ve Yeni Zelenda tarafından karşılanan bu törene katılırken doğrusu karışık duygular içindeydim. Zihnimi kemiren sorulara cevap bulabilmek için de orada olmalıydım. Gecenin saat 02.00’sinde Çanakkale şehir merkezinden Gelibolu Yarımadası’na geçtik. Tören alanına uzakça bir noktada arabadan inip yaya olarak yola devam ettik. Her zaman olduğu gibi bizi önce Çanakkale’nin soğuk ve rüzgârlı havası karşıladı. Bize önceden verilen barkotları okutarak girdik tören alanına. İlk olarak, bileklerimize künyemizi gösteren bir bileklik taktılar. Alana girdik ki ne görelim, torun Anzaklardan sivil olanları, girmişler uyku tulumlarının içine, çimenlerin üstüne serilmiş dinleniyor, uyuyor, ya da şaşkın şaşkın etrafı seyrediyor. Resmî görevli olanları ise kendilerine ayrılan yerlerde törenin başlamasını bekliyor. Ortada kelimenin tam anlamıyla dev bir ekran var. Çok geçmeden ekranda duygusal yönü ağır basan görüntüler beliriyor. Bunlar, çoğunlukla Çanakkale’ye gönderilen askerlerle ilgili. Bir anne gözyaşları içinde uğurluyor oğlunu. Dillerde yanık bir ezgi… Anlıyoruz ki hüznün de gözyaşının da milliyeti yok! Mehmetçiğin anası nasıl dayanmışsa bu hüzne, Anzak anaları da öyle dayanmaya çalışmış. Bir farkla ki Mehmetçiğin anası, evladının şehit olmasıyla gurur ve teselliyi birlikte yaşarken Anzak anaları, evlatlarının bir meçhule gidişleriyle kahrolmaktaydılar.

Tam, Avustralya ve Yeni Zelandalıların Çanakkale Kara Savaşları’na başladıkları tarih ve saat olan 25 Nisan 1915 saat 05.00’in 107. yıldönümünde asıl törene geçildi. İlk olarak Yeni Zelenda Gaziler Bakanı ile Avustralya’nın Ankara Büyükelçisi günün anlam ve önemiyle ilgili birer konuşma yaptı.

Yeni Zelenda Gaziler Bakanı’nın, “Gelibolu’yu burada savaşan herkes için bir anıt haline getiren, güvenli ve saygılı şekilde onları anmamızı destekleyen Türk hükümeti ve halkının cömertliğini tasdik etmek isterim.” diye konuşması dikkat çekiciydi.

Bakanın şu sözleri ise aradan geçen yüzyıllık bir sürenin sonunda, “Eski düşmanlar acaba dost mu oluyor?” sorusunu getirdi akıllara: “Her yıl güneş doğduğunda ve battığında onları hatırlayacağımıza söz veriyoruz. Bugün kişisel, ulusal ve uluslararası çapta da bunu yapacağız. Onların tamamını hatırlayacağız. Türkiye’nin, milliyetlerine bakmaksızın asil ve şerefli bir şekilde askerlerin hatırasına bakmaya devam etmesinden teselli buluyoruz.”

Avustralya’nın Ankara Büyükelçisi ise 1915’in Nisan ve Aralık ayları arasında 8 bin 700’den fazla asker kaybettiklerini belirterek “Türk arkadaşlarımıza bu özel yerde anma törenlerinin devam etmesini mümkün kılmalarından dolayı teşekkür ediyoruz.” diye konuştu.

Konuşmaların ardından Gazi Mustafa kemal Atatürk’ün, Çanakkale Savaşları’nda hayatını kaybeden yabancı ülke askerlerinin ailelerine gönderdiği mektup okundu. Etkinlik alanına Türkiye Cumhuriyeti adına Çanakkale Valisi İlhami Aktaş ile diğer ülkelerin temsilcileri çelenk bıraktı, saygı duruşunda bulunuldu.

Program; Türkiye, Avustralya ve Yeni Zelanda milli marşlarının okunmasının ardından dua edilmesiyle tamamlanandı.

Bu önemli etkinliği yüz akıyla tamamlayan Gelibolu Tarihî Alan Başkanlığı, Türk milletinin savaşta olduğu kadar barışta da ne kadar üstün meziyetlere sahip olduğunu bütün dünyaya bir kere daha göstermiş oldu.

Sıra, Anzak Koyu boyunca yapılan yürüyüşe gelmişti. Yüz yıl önceki şiddetli çarpışmaların hatıralarını saklayan bu güzergâhın eminim herkese söyleyecek bir sözü vardı. Başkalarını bilmem ama ben, aziz şehitlerimizin şöyle söylediklerini duyar gibi oldum:

“Bu mübarek topraklarda herkese yer var. Kapımızı dostça çalanlara başımızın üstünde; hainlere, zalimlere, bize kefen biçmeye çalışanlara, bir karış toprağımızda gözü olanlara ise yerin altında…”

AdminAdmin