Karamanlı Rabbânî Bir Âlim: Necati Yeniel’e Dair Hatıralarım

 

1994-1995 yıllarının benim için ayrı bir önemi vardır. Zira hayatımdaki en büyük değişimi o yıllarda yaşadım. Tabir caizse başıboş ve gayesiz bir hayata veda edip o günlerdeki deyimimle “hidayet bulduğum ve şuurlu bir hayata adım attığım” yıllardı o yıllar. 1992 yılında hafızlığımı bitirmiş, bizim Karaman’daki bir deyimle çayıra salınmış at gibi oraya buraya savrulmuştum. 1994 yılında elime geçen bir kitabın etkisiyle kendime gelmiş, mahalledeki arkadaşları terk etmiş, okumaya, düşünmeye ve dinimi yaşamaya başlamıştım. Bitireli beri yüzünü açmadığım ve artık unutmaya yüz tutmuş hafızlığımı sağlamlaştırmak için, Siyahser Kur’an Kursu’nda yazın yatılı kalmış, hafızlığımı iki kez tekrar etmiştim. Bir yandan hafızlık çalışırken bir yandan da okumuş, yeni okuyacağım kitapların hayalini kurmuştum. Hatta okulumuzda bir grup kurmayı ve onlarla okuyup sohbetler etmeyi, onları şuurlandırmak amacıyla faaliyetler yapmayı düşündüm. Bu düşünce, Ebabil Kuşları diye adını koyduğumuz ve sayıları 20’yi bulan bir grup kurarak gerçekleşti ki bu bir bahs-i diğerdir.

 

Karaman İmam-Hatip Lisesi mezunu, Kocaeli’nde üniversite okuyan Kemaleddin Gözel adındaki bir ağabeyimizle tanıştık o günlerde. Okuma grubumuzda bulunan kardeşleri Mücahiddin ve Celaleddin buna aracılık ettiler. Kemaleddin ağabey, “Okulumuzun emekli hocalarından Necati Yeniel Hocamız var; gidip ondan size ders okutmasını isteyin, isteğinizi kesinlikle geri çevirmez” dedi.

 

Birkaç arkadaşı yanıma alıp hocamızı ziyarete gittik. Hocamız bizi kapıda karşıladı, iki katlı evinin üst katıydı sanırım. Genişçe bir salona aldı; köşelerde kitaplıklar ve ciltli kitaplar, girişin sağ yanınd bir somya vardı. Hocamız güçlü bir şekilde ellerimizi sıkıp hoşgeldiniz dedi. Elini öpmeye davrandıysak da müsaade etmedi. El sıkışı güçlü, heybetli bir duruşu vardı. Sakalları beyazlamıştı, yüzünde ciddi bir ifadeyle bizi dinledi. Meramımızı arz ettik. Doğrusu o görüşmenin ilk dakikaları biraz rüzgârlı geçti. Hoca bizi şüpheci bir tavırla karşıladı; biz ise iyi duygularla geldiğimizi, birileri tarafından yönlendirilmediğimizi anlatıp hocamızı samimiyetimiz konusunda ikna etmeye çalıştık. Ders istediğimizi söyledik. Neyse hoşbeşten sonra hoca bizi kapıya kadar uğurladı. Kapıda “Arkadaşlar sebat ederler mi?” diye sordu. “İnşaallah” deyip ayrıldık oradan.

 

Ben ilerleyen günlerde düşündüm, hiçbirimiz Arapça okuyacak bir şuura sahip değildik. Amacımız daha çok dini kitaplar okuyup kendimizi yetiştirmek, ibadet hayatımızı ve dinî şuurumuzu artırmaktı. O zaman şimdilik bizim için Arapça elzem değildi. Bu sebeple hocamıza tekrar gidip hocam biz bu ders işini yapamayacağız, müsaadeniz olursa biz sohbetlerinize devam edelim dedim. Hocamız olur dedi ve ders mevzusu kapandı. Esasen ben hala hayıflanmakta, o fırsatı niye elimden kaçırdım diye üzülmekteyim. Hele hocamızı çok sevip ona değer veren Zekeriya Güler hocam, “Mesut hoca Necati Hoca’dan okuma imkânınız oldu mu?” diye sorduğunda bu üzüntüm daha çok arttı. O fırsat bir kere gelirmiş ele, o da gitti.

 

Hocamız haftada bir gün daha çok imamların katıldığı bir gruba sohbet ediyordu. Daha çok hocamızın evinde bir araya geliniyor, hoca Arapça bir eserden ilmî bir bahis okuyor, izah ediyordu. Bu 45 dakika 1 saat kadar sürüyordu. Sonra halka-i zikir kuruluyor; ilahiler eşliğinde lafza-i celal zikri çekiliyordu. Zikirden sonra daha çok kitaplardan, güncel meselelerden konuşuluyordu. Bu sohbete, iyi seviyede kitaplar okuyan hocaların da katıldığını, o yıllarda İz yayıncılıktan çıkan Mustafa Özel’in İktisat ve Din, Ali Bulaç’ın Din ve Moderniz gibi kitaplarının sohbet konusu edildiğini hatırlıyorum. Amcamın oğlu Özgür’le bu sohbetlere bir müddet devam ettik, hatta birkaç kez rahmetli babamı da götürdüm.

 

Belki de hocayı ilk tanıyışım, İsmail Gündüz hocanın bir akşam beni götürdüğü zemin kat bir salonda yapılan dersler vasıtasıyla olmuştur. Bu daha önce miydi daha sonra mıydı tam hatırlayamıyorum. Necati hoca duvarda asılı tahtaya Tebbet suresini yazmış; kelimeleri izah ediyor, Arapça ibareleri tercüme diyordu. “Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb”, “Ebû Leheb’in elleri kurusun; kurudu da…” deyişi hala kulaklarımdadır.

 

O günlerde zihnimi meşgul eden bir konu vardı: Kur’an anlamadan okunur, bunun bize bir yararı olur muydu? Evet, Kur’an ezberimizdeydi, onu ölülerimiz için hatim amaçlı okuyorduk? Bu okuduğumuzun ölülere bir faydası var mıydı? Bir gün yolda giderken, hiç unutmuyorum, çarşıdan Yunus Emre Ortaokulu’na doğru giden cadde üzerinde hocamızı gördüm. Hocamız vakur, kendinden emin adımlarla yürüyordu. Hani Peygamber Efendimiz yere basarken bütün vücuduyla basar, sanki sarp bir yolu kat edermiş gibi yürürdü diye anlatılır ya, öyle bir yürüyüş. Arkasından koştum, selam verip sorumu sordum. Hocamız beni dikkatle dinledi, “Zerkeşî diye bir âlimin el-Burhân diye bir kitabı var. Orada şöyle şöyle diyor” diye, Kur’an’ı anlayarak okumanın faziletine dair bir kısım rivayetler nakletti. Teferruatını şimdi hatırlamasam da zihnimdeki şüphe bulutlarının dağıldığını, gönlümün sükûnete erdiğini hatırlıyorum.

 

Hocamızı bayramlarda sair zamanlarda ziyaret ederdik. Sonraki yıllarda bizi aşağı katta dört bir yanı kitaplarla muhat salonunda, kütüphanesinde ağırlıyordu. Kütüphanesini ilk gördüğümde şaşkına dönmüş, o meşhur ve maruf soruyu hiç tereddüt etmeden ben de hocamıza sormuştum: “Hocam bunların hepsini okudunuz mu?” Hoca her zamanki ağırbaşlılığıyla, “Tabi bu kitapların bir kısmını okudum, bir kısmını mütalaa ettim, bir kısmını araştırmalarımda kullandım” minvalinde bir cevap verdi. Bu ziyaretlerde mutlaka başka ziyaretçiler de bulunur, İmam-Hatip liseleri, güncel siyasi meselelere ve ilmî bahislere dair heyecanlı konuşmalar olurdu. Bazen de yakın tarih konuşulurdu ki o günlerde Murat Bardakçı Şahbaba adıyla bir kitap yayımladı. Vahideddin Han’ın anlatıldığı bu kitap ülkemizin karanlıkta kalmış yakın tarihine ciddi bir ışık tutuyordu. Bu mevzu hocalarımızı çok ilgilendiriyordu; zira gadre uğramış bir padişah, tarihe karışmış bir imparatorluk, hızlı değişimlerin mağduru olmuş nesiller söz konusuydu. Hocamız kitabı almış, okumuş ve buradaki gerçekler üstünde epeyce konuşulmuştu. Hocamızın hatıralarını kayıt altına almaya gittiğimiz gün kütüphanede kitabı gördüm, o günü hatırladım. Şöyle geriye dönüp baktığımda aradan tam çeyrek asır geçmişti.  

 

Milli Gençlik Vakfı’nın Saylar’daki öğrenci yurduna zaman zaman gider, oradaki programlara iştirak ederdik. Bu programlardan birine hocamız Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hadis hocalarından Zekeriya Güler’i getirdi. İlerde hocamız olacak ve kendisinden çok istifade edeceğimiz bir güzel insanla da tanışmamıza vesile oldu hocamız. O gün Zekeriya hoca, cihad kavramı üzerinde durdu; cihadın iki anlamı olduğunu söyledi, dikkatimizi daha çok ikincisine el-Cihâd et-Ta’lîmî’ye çekti. Yani ilim talep etmek de bir cihaddı ve bunun hakiki anlamdaki cihadı gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir yeri vardı.  Belli ki Zekeriya hoca, cihad mefhumunu tek yönlü anlayıp ilmi ihmal eden bizim yaşlarımızdaki gençlere, bu tarafın ihmal edilmemesi gerektiği ikazında bulunuyordu. Yeri gelmişken Zekeriya hoca, Necati hocayı çok sever, ona çok hürmet eder, her fırsatta kendisini ve ziyaretine gidip gitmediğimi sorardı. Ben de altının kıymetini sarraf bilir derler ya; hadis âlimi olması ve rical tenkidi noktasında fevkalade bir melekeye sahip olması dolayısıyla, Zekeriya hocanın Necati hocaya hürmetini ziyadesiyle manidar bulmuşumdur.

 

1999 Ağustos ayındaki depremin yaşandığı yaz, üniversite sınavına girmiştim, sonuçları bekliyordum. O yazı, İmam-ı Azam Camii’nde yaz Kur’an kursuna gelen öğrencileri okutarak değerlendiriyordum. Bir gün öğleye yakın bir saatte, ben son cemaat mahallinde halka vaziyette öğrencileri okuturken, kapıda Necati hoca belirdi. Kalkıp kendisini karşıladım, hal-hatır sordum. Bana orada ne yaptığımı sordu. “Öğrenci okuttuğumu” söyleyince, biraz sert bir şekilde, “Başka kimse kalmadı mı okutacak, burada birkaç çocukla vaktini öldürme; bu hafıza bir daha ele geçmez, sonra benim gibi olursun” dedi. Üzüldüm biraz, bana göre güzel bir şey yapıyordum. Ben hoca ile tanıştığımız 1995 yılından bu yana zaten o program senin, bu sohbet benim kendimce abilik yapmış, çocukların bilinçlenmesi için uğraşıp durmuştum. Ne demek oluyordu şimdi bu? Üstelik hocamız “Benim gibi olursun” demekle neyi kastetmişti? Ben Necati hocamız gibi bir âlim, bir dava adamı olsam daha ne isterdim. Yıllar sonra anladım ki, hoca ilimle iştigal eden kimselerin vakitlerini daha çok bu uğurda harcamaları, Arapça ve İslami ilimlere mesai harcamalarını istermiş, hafızanın güçlü olduğu bu dönemlerde ilimle meşgul olmayı daha elzem görürmüş. Hatta bu diyaloğumuzu geçenlerde kendisine hatırlattığımda, gülerek beni dinledi ve “Bunlar (vakit ve hafıza gücü) bir emanettir çünkü, onun için iyi değerlendirmek gerekir” dedi. “Benim gibi olursun sözü” de herhalde hocamızın kısmen mahalli kalmasının, ürettiği eserleri yetersiz görmesinden mütevellit bir hayıflanmanın ifadesiydi.

 

Bir hocamız, Necati hocadan bahsederken “Rabbânî âlim” ifadesini kullanmıştı. Bu sözü ilk kez duydum o zaman ve çok hoşuma gitti. Rabbânî âlim, tahsil ettiği ilmin gereğine göre yaşayan,  sadece ilimle kalmayıp sahip olduğu değerlerin yaşanması uğruna hayatını adayan gibi anlamlara geliyor. O zamandan sonra ne zaman Rabbânî âlim ifadesini duysam aklıma Necati hoca gelir. Benim için Rabbânî âlimin müşahhas ifadesidir Necati Yeniel. Zira ilmin vakarı, haysiyeti, heyecanı ve duyarlılığı hocada ete kemiğe bürünmüştür. Onun ilimden, Müslümanların aziz, ümmetin çocuklarının müstakim, ilim ve irfanla mücehhez olmasından maada bir kaygısı olmamış, ömrünü bu uğurda harcamıştır.

 

Hocamız ilmin vakarının korunmasını, ilim adamının ilmin ağırlığını üstünde taşımasını isterdi. Bir arkadaşımızın düğününde, arkadaşlarımız bir parodi yaptı. Maksat düğünü biraz eğlenceli hale getirmekti. Parodide ilahiyatta okuyan bir başka arkadaşımız da rol aldı. Necati hocamız da davetliler arasındaydı. Parodi çok güzel oldu, hepimiz beğendik. Sanıyorum sonraki bir görüşmemizde, “O arkadaşınız ilahiyatta okumuyor muydu?” diye sordu. Biz de evet deyince, “Bir ilahiyat talebesinin ne işi var bu gibi hafifliklerde?” tarzında bir tenkidi oldu. İlim adamı ağırlığını korumalıydı.

 

Necati hocamız 2003 yılındaki düğünümüzü de teşrif etti. Düğünümüz Saylar’da bulunan Cedit Öğrenci Yurdu’nda olmuştu. Karaman’ı bilenler bilir, hocamızın evi Yunus Kent’tedir ve Cedit Yurdu’an hayli uzaktır. Hocamız oradan yürüyerek gelmiş ve düğüne katılmıştı. Düğünümüzü Zekeriya hocanın yanı sıra yine hadis hocalarımızdan Mahmut Yeşil hocam da teşrif etmiş ama o akşama kalamayıp erken ayrılmıştı. Zekeriya hocamızın düğünde yaptığı konuşmanın ardından hocalarımız sohbet imkanı buldular. Her iki hocamız da böyle bir vesileyle bir araya gelmiş olmanın memnuniyetini dile getirdiler. Hatta Necati hocamız bu buluşmaya vesile olduğumuz için teşekkür etmiş, en sonda da birlikte bir resim çekinmiştik. Programdan sonra hocamızı evine kadar bırakma konusunda ısrar ettiysek de kabul etmedi ve yine yürüyerek evine döndü. Bilirsiniz, niyeyse artık, düğünlerin ayrı bir telaşı olur. Hocamız o telaşın arasında bize zahmet vermek istemedi anlaşılan. Allah hocalarımızın hepsinden razı olsunlar, bizi o güzel günümüzde yalnız bırakmadılar.

 

Türk kahvesi, hocamızı ilk tanıdığım ve ziyaret ettiğim günlerdeki meclislerin değişmeyen en değerli ikramıdır. Kahve hazırlanır, kapının önüne bırakılır, kapı tıklanır; ya hocamız ya da misafirlerden biri kalkıp kahveyi alıp dağıtır. Yıllar geçti, hocamızın hatırı kahvenin hatırından evladır bilinir ve fakat o kahveler de hatırın bilinmesine bir vesiledir. Kahvenin hatırı, hatıralarla birleşir; sıcaklığı hatıralara bir efsun katar. 20 yıl sonra hocamızı ziyaretimizde önümüze yine odaya girer girmez kahve gelir. O ilk ziyaretlerimizde kahveyi ikram eden hocamızın değerli refikaları vefat etmiştir (Allah Teâlâ kendisine bizlere ikram ettiği kahveler hatırına kendisine cennetini ikram etsin), hocamız ikinci bir izdivaç gerçekleştirmiş, ancak adet değişmemiştir.  Eskiden kahvenin yanında şeker çikolata olmazdı sanki. Öyleyse değişen tek şey kahvenin yanında çikolata olmasıdır. Hocamız yine kitapların arasındadır, heyecan dolu konuşmaları, keskin bakışları, kimi zaman nükteleri hep aynıdır. Değişen bir şeyler daha var gibi: Pir-i faniliğin zaman zaman hocamızın yüzüne acı çeker gibi, derin bir hüznü yaşar gibi yansıması, salabetten daha çok mehabetin ve şefkatin ağır basması; hocalarına dair kimi hatıraları yâd ederken yüzünü ağlamaklı bir hali kaplaması. Ve Fuzuli’den şu şiiri okurken göz pınarlarından süzülen yaşlar:

 

                Ne yanar kimse bana âteş-i dîlden özge

Ne çalar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı

 

Hasıl-ı kelam, samimi ve hasbi insanlar, deniz feneri gibidirler. Karanlık denizlerde size yön gösterir, kılavuzluk ederler. Sözleri inci gibi değerli, fikirleri maden gibi kıymetlidir. Hepsinden de önemlisi onların yaşayışları, duruşları, hayata bakışları ve yüz ifadeleri eşsiz bir hazinedir. Hayatın zorlukları karşısında sözleri yâdınıza düşer, duruşları ve yüz ifadeleri ruhunuza doğar ve bir sükûnet hali yaşar, hayata ve değerlerinize yeniden sarılırsınız. Dahası onları tanımış olmakla, onlarla yaşanmış bir mazinizin ve hatıralarınızın olmasıyla iftihar edersiniz. Zira bilirsiniz ki o tanımışlık, o hatıralar farkında olsanız da olmasanız da sizde derin izler bırakmış, size istikamet vermiştir. İşte bendenizin hayatta tanımış olmaktan,  sohbetinden bulunmuş olmaktan onur duyduğum ve mutlu olduğum güzel o insanlardan ilk gençlik yıllarımın kılavuz isimlerinden biridir Necati Yeniel.

Mesut Kaya

20.01.2021