Eğitim alanında “örtük bilgi” diye bir kavram var. Meri eğitim sistemlerinin sınırlılıklarını sorgulamaya imkân tanıyan bu kavrama göre bazı temel beceri ve bilgiler sadece kitaplardan veya derslerden değil, bizzat tecrübe edilerek ve taklit ederek öğrenilir. Meselâ bisiklete nasıl binileceği veya bir müzik aletinin nasıl çalınacağı gibi beceriler böyledir. Örtük bilgi, açık bilgi gibi sistematik olarak kaydedilemez veya öğretilemez, ancak gözlem, tecrübe ve usta-çırak münasebetiyle aktarılır.
Bilgi Nasıl Dönüşür: Ustadan Çırağa, Gönülden Gönle
Örtük bilgi kavramı daha sonraları bilginin nasıl iletildiğine ilişkin bir modele ilham kaynağı olmuştur. Bu model, bilginin yayılmasını üç safhada izah eder. İlk safhada usta çırakla ya da öğretmen öğrenci ile bir araya gelir ve örtük bilgiyi paylaşır. Çırak ustasını, öğrenci öğretmenini izler ve taklit eder. Bu çok zaman iradi olmaz, klasik tabiri ile bir hal transferi gerçekleşir. Böyle bir transferin ortaya çıkmasında bilgi paylaşımından önce bir güven paylaşımının söz konusu olduğu açıktır.
İkinci safhada usta ya da öğretmen kendindeki örtük bilgiyi öğrencisine aktarır ve bunu yaparken kendine has bir usul kullanır. Örtük bilginin açık bilgiye dönüştüğü bu safhada hikâyeler, teşbihler veya mecazlar kullanan öğretici tabiri caizse kendi yoğurt yiyişini vitrine çıkarır. Kendi ustasından aldığını, anladığı ve algıladığı şekilde aktarırken bilgiye kendinden bir şeyler katar. Burada ortaya çıkan açık bilginin mahiyetini büyük oranda muhatabın idrak seviyesi belirler.
Üçüncü safha öğrencinin ya da çırağın ustasından aldığı açık bilgiyi öğrenerek, kendi idrakine göre yorumlayarak, uygulama ve tecrübe ile harmanlayarak zaman içerisinde kendine has bir bilgiye dönüştürmesidir. Bu safhada ustadan ya da öğretmenden intikal eden açık bilgi tekrar örtülü hale gelir. Öğrenilen açık bilgi, öğrencinin o bilgiyi yaşayarak ve uygulayarak kendine özgü bir tecrübe ve sezgi kazanmasına vesile olmuştur. Bu daire böylece örtülüden açığa tekrar edip durur. Herkes istidadına göre öğrenir ve gayretine göre öğretir. Öğretilen de öğrenilen de hususi ve şahsidir.
Eğitimde İlginin Vazgeçilmez Rolü
Bilginin böyle dönüp durmasının muharrik unsuru ilgidir. İlgi üstten alta doğru akar. Ustasının ilgi göstermediği çırak inkişaf edemez. Öğrencisine yönelmeyen öğretmen kendinde meknuz bilgiyi iletemez. Örtük bilginin transferi ancak kalplerin birbirine akması şartına bağlıdır. Bugün modern toplumun açmazı da buradadır: Bilgi çok, ama örtük bilginin taşıyıcısı olan ilgi yok. Bu yüzden eğitimden maksat hâsıl olmuyor. Çünkü ilgi olmadan aktarılan bilgi yetmiyor. Oysa çocuk, öğretmeninin nazarı, sevgisi ve ilgisiyle öğreniyor; çırak böyle meslek ediniyor; mürid böyle olgunlaşıyor.
İslam Geleneğinde İcazet ve Silsile
İnsanı büyüten, görünmeyen; gönülden gönle akan, halden hale geçen örtük bilgidir. Bu ise ilgiden doğar ve ilgiyle aktarılır. İslam ilim geleneğinde icazet, yani “izin, yetki belgesi”, sadece bir diploma yahut resmi onay değil, bir silsilenin ve ilginin nişanıdır. Talebe hocasına bağlılık ve ilgi ile yetişir. Hocanın ilgisi olmadan icazet verilmez; çünkü bilgi kuru kalır. Talebe, hocasının dizinin dibinde bulunarak, yıllar boyu süren sohbetlerde, hizmetlerde ve yol arkadaşlığında olgunlaşır. Her ilmi ya da mânevî gelenekte bu yüzden silsile esastır. Silsile bir ilgi hiyerarşisidir. Bu hiyerarşinin en üstünde insana Kur’an’ı ve beyanı öğreten Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri vardır. İlginin kaynağı O’dur.
Rabbimizin İnsana İlgisinin Tezahürleri
Allah’ın insana ilgisinin en büyük tezahürü bizi var etmiş olmasıdır. Var edilmiş olmaktan, şu hayat sahnesine çıkarılmış olmaktan daha büyük bir nimet var mıdır? İnsanın kendisini idrak etmesi ne büyük bir lütuftur. Yokluktan varlığa çıkmak, sonra bir hayat sahibi olmak ve bu hayatı sonsuz saadete gark edecek bir fırsat penceresinin önüne getirilmek ne büyük ihsandır. Bir diğer ilgi tezahürü bize hilafet bahşetmesidir. Hilafet, asilin vekili olmak, O’nun temsilciliğini üstlenmek demektir. Dilimizdeki kalfa kelimesinin aslı ve doğrusu halifedir. Allah’ın insanı vekili kılması ilgisinin en büyük tezahürlerindendir.
İlginin üçüncü tezahürü misak kavramında yatar. Rabbimiz bizimle bir sözleşme yapmış ve bizden bir söz almıştır: “Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini almış ve 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye onları kendilerine şahit tutmuştur. 'Evet, buna şahidiz' dediler.” (A’raf, 172) Sözleşme bizi muhatap alması asaletimizdir. Verdiğimiz sözün bilgisini bildirmesi yine ilgisinin bir neticesidir.
Dördüncü tezahür fıtrattır. O bizi kendi fıtratına uyumlu bir fıtratta yaratmıştır. (Rum, 30) Fıtratımız O’nun ilgisini teyit etmektedir. İnsanlar tevhidi kabul edecek şekilde yaratılmışlardır. Akıllarıyla baş başa kalsalar Allah’ın varlığını ve birliğini inkâr etmezler. Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem de “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, Cenâiz 92) buyurmuştur.
İlginin beşinci tezahürü hürriyettir. Dileyene iman edecek, dileyene inkâr edecek bir hürriyet vermesi insana verilen kıymetin bir göstergesidir: “De ki, Hak Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 29) “Kim doğru yola (hidayete) gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de (dalalete) saparsa kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz, peygamber göndermedikçe hiç kimseye azab edecek değiliz.” (İsra, 15)
Rabbimize insana ilgisinin altıncı tezahürü O’ndan bize hep güzel duygu ve düşüncelerin gelmesidir. O bize doğru yolu bulmamız için sürekli yardım eder. Gelen her hayır O’ndandır. (Nisa, 79) İçimizdeki nefis ise Şeytan ve dostları ile ortaklaşa bizi O’nun yolundan uzaklaştırmak için gayret etmektedir: “Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.” (Şura, 30)
Yedinci tezahür içimizdeki fücur ve takva arasındaki zıtlığı bize habercileri ile bildirmesi ve bize doğru yolu işaret etmesidir: “Nefse ve onu biçimlendirene, ona hem kötülüğü hem de korunmasını (isyanını ve itaatini) itham edene and olsun ki (Allah'tan başkasına tapmayarak) nefsini arıtan kazanmış (felaha ermiş), (yaratıklara taparak) onu alçaltan da ziyana uğramıştır.” (Şems, 7-10)
Sekizinci tezahür, yeryüzü ve içindekilerin insanın emrine verilmiş olmasıdır. İnsan yeryüzünde her türlü tasarrufa haizdir. O yeryüzünü imar etmek için gönderilmiştir. Salih Peygamber kavmi Semûd’a şöyle seslenmişti: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin; sizin için O’ndan başka hiçbir tanrı yoktur. O, sizi topraktan yarattı ve sizin yeryüzünde ömür sürüp, orayı îmâr etmenizi istedi.” (Hud, 61)
Dokuzuncu tezahür Kur’an-ı Kerim’dir. Kur'an bir hidayet rehberidir. İnsan denen muammanın şifresi bu ilahi kitaptadır. O şifre hem bu dünyada hem de öteki dünyada mutlu olmanın kapısını açmıştır. Kur’an şifadır, rahmettir ve hayrın bizatihi kendisidir: “Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, kalplerdeki dertlere bir deva, inananlara bir yol gösterici ve rahmet gelmiştir... De ki: Allah'ın lütuf ve rahmetiyle, ancak bu Kur'an'la ferahlansınlar. Bu, onların topladıkları dünyalıklardan daha hayırlıdır.” (Yunus, 57-58)
Onuncu tezahür En Güzel İnsan Hz. Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. O bizim içimizden çıkarılmış, göklerle irtibatımızı sağlayan bir insan mucizesi, Rabbimizin en büyük lütfudur: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar, apaçık bir sapkınlık içinde bulunuyorlardı.” (Âl-i İmran, 164)
On birinci tezahür hikmet, güzellik ve ibretin kanaviçe gibi dokunduğu şu muhteşem âlemdir. Her şey O’nun bir ayeti, her şey O’ndan bir işarettir. Dağların tepelerinde, okyanusların derinliklerinde, uzayın akıl almaz büyüklüğünde ve tek tek her canlıda gözüken ve görünen O’dur. İmanla bakan her kalbin şaşkınlık ve hayretle secdeye kapanmaktan kendini alamayacağı bu âlemde her şey O’na giden yolda bir işaretçidir.
On ikinci tezahür aklımızdır. İnsanı insan yapan haslet, bizi din karşısında mükellef yapan akıldır. Sorumluluk aklı olanadır. Akletmek, zandan geçip bilgi ile davranmayı seçmektir. Bilgi vahiydir, nasıl davranacağımızı ve yaşayacağımızı bize vahiy söyler. Bilenler, bilmeyenlerle bir değildir. Bilmek sorumluluk doğurur. Akletmek bu sorumluluğu üstlenip harekete geçmeyi gerektirir. Aklı kullanmak en büyük imkân, bu imkânı kullanmamak zillete davettir, çünkü Allah, “Akıllarını kullanmayanların üzerine manevi pislikler yağdırır.” (Yunus, 100)
Bilgi Tek Başına Yeter mi? İlginin Şükrü
Bilgi tek başına yeterli değildir, ilgi şarttır. Ustadan çırağa, hocadan talebeye, gönülden gönle akan ilginin kaynağı Rabbimizdir. O’nun sonsuz ilgisi, varlığımızın ilk sebebi ve nihai anlamıdır. O’nun bize ilgisi bütün erdirici ilgilerin sebebidir. Bizler, O’nun bu kuşatıcı ilgisine şükretmekle mükellefiz. İlginin şükrü kendi çapımızda bir ilgi ağı örmekle olur. Öğrenirken ve öğretirken, yalnızca bilginin sağlıklı naklini değil, ilginin tezahürünü ve şartlarını da aramalıyız. Bilgi, ilginin kanatları olmadan uçamaz; insanı büyüten, bilgiyi anlamlı kılan kalpten çıkan sıcak ilgidir. O da zaten Rabbimizin ihsanıdır.
Kaynak: Mehmet Lütfi Arslan, Altınoluk Dergisi, Sayı: 476