Reklam
Reklam
Reklam
Yaşasın, Okul Yolu Açıldı!
Reklam
Zeynep OĞUZCAN

Zeynep OĞUZCAN

Yaşasın, Okul Yolu Açıldı!

15 Eylül 2017 - 10:30

Yaşasın, Okul Yolu Açıldı!

Okullar açılıyor. Her okul açılırken klişeleşmiş yazılardan yazmayacağım size. Hani okula başlayan çocuğunuza nasıl davranmanız gerekli diye. Ne söylersem söyleyeyim bizler hayatı en iyi yaşayarak öğreniyoruz. Bu nedenle abartmadan yaşayın her duyguyu. Her şey mükemmel olmak zorunda değil.

Bir öğretmen olarak benim de ömrüm okullarda geçiyor. Mesleğimden dolayı çalan zille sevinen, tatil olsun diye bekleyen, tatilden sıkılıp okulun açılmasını sabırsızlıkla bekleyen öğrenciliği hiç bitmemiş bir yetişkinim. Rolüm değişse de içimdeki çocuk büyümediği için hala içim kıpır kıpır olur okullar açılırken.

Ben seksenli yıllarda başladım okul hayatıma. Beyaz yaka, siyah önlük giyen son nesildim. Annelerimizin beyaz yaka dantel yakalarını yarıştırdığı yıllar… Siyah önlük beyaz yaka, beyaz mendil ve beyaz çorapla kombin edilirdi. Dantel yakalarla birlikte önlüğün temizliği, ütüsü annelerimizin ev hanımlığının göstergesiydi. Annem hala anlatırken  “Tertemiz gönderirdim seni okula, hiç kirli gitmedin  “ diye övünür.

Orta çağda papazların açtığı okullarda okuyan öğrencilerin diğer okullardaki öğrencilerden ayrılması için beyaz yakalı siyah önlük giydirilmiştir. Serüven böyle başlamış yüzyıllar sonra Türkiye Cumhuriyeti’ne gelmiş. Zengin ve fakir öğrencilerin arasında fark olmaması için uygulanmaya başlayan okul kıyafeti zamanla değişerek günümüzde serbest bırakılarak okul velilerin isteğine bağlandı. Annelerinin el becerisi yarışı da zamanla kaybolup gitti.

Okul denince aklıma gelenlerden biri de haşlanmış yumurta. Beslenme zili bugünkü gibi ikinci, uzun teneffüste yapılırdı. Annelerimiz özenle beslenme hazırlardı. Herkeste haşlanmış yumurta.  Otuz kişilik sınıfta otuz tane haşlanmış ve soğumuş yumurta olduğunu düşünün ve tabi ki kokusunu. Hayatımda iz bırakan bir kokudur. Hala kokuyu duyduğumda ilkokul yıllarına döner sonra silkelenir aman Allah’ım diyerek kendime gelirim.

O zamanlar çeşit yok muydu diye sorabilirsiniz. Evet vardı. Annelerimiz pastalar, börekler yapıp koyabilirdi ama ya arkadaşının annesi yapmadıysa diye de düşünülürdü. Herkeste standart olan yiyecekler koyarlardı. Yumurta, zeytin ve peynir gibi… Şimdi çocuklar yataktan kalkar kalmaz okula gittikleri için evde kahvaltı yapmıyorlar. Yemek seçen, yesin diye peşinden koştuğumuz bir nesil var ve yesin de ne yediği, nerde kimin yanında yediği önemli değil diyoruz. Okul kantinlerinden hazır gıdalarla kahvaltısını geçiştiren bir nesil var şimdi. İtaat etmeye mahkum edilmiş bizler annelerimiz ne yaptıysa yerdik. Yemezsek başka alternatifimizin olmadığını bilirdik. Annelerimiz aç kalınca ölmeyeceğimizi, paşa paşa gelip yemeği yiyeceğimizi bildiğinden hiç taviz vermezlerdi.  Şimdi öyle mi? Çocuklar bizden akıllı. Ne istediklerini biliyorlar. Her şeyin farkındalar. O zamanlar gözüm kapalı bana patlıcan yedirip kabak yedin deseler itiraz etmezdim. Şimdi çocuklar kokusundan bile ne yediğini ayırt edebiliyorlar.

İlkokul boyunca tas modeli saçla gezdim. Ne uzadı ne kısaldı. Aynı boyda saçlarımla beş yıl okudum. Erkek öğrencilerin saçı az uzadı mı hemen okul idaresinden uyarıyı alırlardı. Evet bizler tek tip yetiştirilen ama mutlu çocuklardık. Mutluluğumuz sorgusuz kabullenişimizdendi.  “Çocuksun sen anlamazsın !“ larla büyüdük. Kendi başımıza karar alabilen varlıklar olamazdık. Büyükler zaten bizim için en doğru kararları alıyordu. Bende istedim sırma saçlı bir kız olmak ama benim için en doğru saç tas modeliydi.

Öğretmen ulaşılmazdı ve tek hakimdi. Öğretmen dışında kim varsa hatta müdür bile olsa önemsizdi. Öğretmenin ağzından çıkan her kelime yenilip yutulması gereken bir şeydi. Eleştirilemez, yargılanamaz bir konumda olan öğretmene öğrenciler teslim edilirken eti senin, kemiği benim denirdi. Belki de bu yüzden o yıllarda dayak olağan kabul edilir evde okulda yenen dayaktan hiç bahsedilmezdi. Öğretmeni kızdırmak utanç verici bir şeydi. Neden dayak yediğini bile bilmeyen öğrenciler için öğretmeni üzmek felaketti.

Şimdi ise çocuklar haklarını savunan, sorgulayan bireyler olarak yetiştiriliyor. Bu çok güzel lakin yeni nesil o kadar akıllı ki bazen bu durumu bile kullanabiliyor. Sorumluluklarını yerine getirmek istemeyen öğrenciler, öğretmenin yeterince ilgilenmediği, ayrımcılık yaptığını bahane edebiliyorlar ya da pamuklar içinde büyüyen prens ve prenseslerimiz ebeveynlerinden gördükleri ilgiyi öğretmenlerinden göremeyince farklı yorumlarda bulunabiliyorlar.

Okulun açıldığını hissettiren yeni kitap kokusu… İşte bu değişmeyen bir olay. Hala o kokuyu koklamak hoşuma gider. Okulun açılmasıyla birlikte o kokuda zamanla yerini başka kokulara bırakır. Bir de kokulu silgiler… Bitmesin diye hata yapmadan yazmaya çalışırdık. Üstünde Arı Maya’nın resmi vardı. Sonradan sağlığa zararlı olduğu ortaya çıkmıştı ama iş işten geçti sağlığa zararlı olduğunu öğreninceye kadar okul bitti.

Okulun açılması demek erken yatmaktı. Yatağa denildi mi ikiletmeden giderdik. Yatağa gitmeme taktikleri uygulamazdık şimdikiler gibi. Şimdi öğrenciler yatağa giderken başlıyorlar taktiklere. Beş dakika daha beş dakika daha bir on dakika kazanıyorlar. Tuvalette oyalanılıyor on dakika ,bu arada içerdeki dizinin sesinden olayları anlamaya çalışıyor. Sıra suya geliyor. Su içerken yudum yudum vakit kazanarak devam ediyorlar içmeye beş dakikada oradan, yirmi beş dakika geçiyor. Yatağa yatıp uykuya dalacakken karnı acıkıyor, süt içmek istiyor… Çocukları uyutup rahatça dizi izleme hayaliniz dizinin bitmesiyle son buluyor.

Okulların açılmasına en çok sevinen veliler diye düşünüyorum. Sabahtan akşama kadar bitmeyen isteklerden, ağlamalardan, koşuşturmalardan, dağılan evden kurtulacağı için tatilin uzamasını hiç istemezler. Okulların açılması ayrı bir mutluluk verir. Biraz nefes almak, kendine vakit ayırmak, çocukların güvenli bir yerde bir şeyler öğreniyor olması rahatlatır. Öğretmen veliler için geçerli bir durum değildir. Mesela ben! O yüzden öğretmenlerinde okul dışında bir hayatının olduğunu göz ardı etmemek gerekir. En azından öğretmeni değerlendirirken.

Her şeye rağmen okula gidebilmek, o sıralarda oturabilmek en büyük şansımızdı. Çocuklarımızın da öyle…

Eğer çocuklarımızın okul sıralarında okuyabilecek bir sağlığı varsa, öğrenebilecek bir zekaya sahipse bu en büyük şükür sebebimizdir.

Okullar en temiz, en saf, en güzel insanların toplandığı yerdir. Huzur sessizlik te olmaz sadece, çalan zille çoğalan çocuk çığlıklarında da vardır bence.

Bu yazı 898 defa okunmuştur .

Son Yazılar