Reklam
Reklam
Reklam
ŞEHZADENİN YEDİ GÜNÜ
Zeynep OĞUZCAN

Zeynep OĞUZCAN

ŞEHZADENİN YEDİ GÜNÜ

15 Mayıs 2018 - 03:27

Yemyeşil ormanlarla kaplı bir ülkenin çok adaletli, merhametli ve bilge bir padişahı vardı. Padişahı halkı çok sever ve sayardı. Lakin padişah amansız bir hastalığa yakalandı. Hastalığından dolayı ülkesini yönetemez hale geldi. Tek bir oğlu vardı ve artık onu ülkenin başına geçirme zamanı gelmişti. Şehzadenin yaşı küçüktü, deneyimi yoktu.

Padişah toy şehzadenin hızlı bir eğitimden geçirilmesi gerektiğini düşündü. Vezirlerini çağırarak:

-Tez elden şehzademi sarp dağların tepesine götürün bırakın, yedi gün boyunca kalsın. Yanına bir somun ekmek ve bir şişe su bırakarak geri gelin, dedi.

Vezirler çok şaşırdı:

-Padişahım sarp dağların tepesinde küçük şehzade ne yapar? Aç susuz kalır. Kurda kuşa yem olur. Size bir şey olursa başımıza kim geçer?

Padişah vezirlere emrini yerine getirmelerini aksi takdirde kovulacaklarını söyledi. Vezirler hemen şehzadeyi alarak ülkenin en yüksek sarp dağlarına çıkardı. Şehzadeye kendilerini burada bırakmaları gerektiğini, padişahın emri olduğunu, aksi takdirde kovulacaklarını söyledi. Şehzade babasının emrini kabul etti etmesine de anlam veremedi bu işe.

Vezirler şehzadeyi sarp dağın eteklerine taşıdılar. Dağın tepesine gelince şehzadeye bir somun ekmek ve bir şişe su bırakarak oradan ayrıldılar. Şehzade:

“-Babam merhametiyle meşhur bir padişahtır, bana bu acımasızlığı neden yaptı ?”diye düşünürken ülkesini yüksekten seyretmeye başladı:

-Şu büyük, görkemli ülkenin başı sen olacaksın. Emrinde bir sürü insan sen ne istersen yapacaklar. Özel biriyim ben, diye içinden geçirirken birden gökyüzünü bulutlar kapladı. Gök karardı. Ilık ılık esen rüzgâr hiddetlenmeye başladı. Ardından yağan sağanak yağmur sanki yağmıyor şehzadeyi dövüyordu. Göz gözü görmez hale gelmişti.

Şehzade ne yapacağını bilemedi:

-Ne kadar acizim! Biraz önce ülkenin görkemli padişahı iken şimdi zavallı biçare oldum.

Sözlerinin ardından yağmur dindi.  Rüzgâr kesildi. Güneş açtı.  Şehzade kibrini, acizliğini anlayınca yenebilmişti.

Yorgun düşen şehzade kayalıkların arasında kuru bir yer bulup uzandı. Gözü ekmek ve şişeye takıldı. Rüzgâr şişeyi devirmiş, içindeki su dökülmüştü. Her yer ıslaktı lakin içilecek su yoktu. Ekmeği ıslanmıştı ama yenmeyecek durumda değildi. Uzandığı yerden doğruldu. Ekmeğini yerken bir kuş uçarak omzuna kondu. Kuşun ekmeğine doğru öttüğünü görünce:

-Aç olmalısın, lakin ben yedi gün boyunca buradayım ve tek yiyeceğim bu! Ben bu ülkenin şehzadesiyim. Sana ekmeğimi verirsem açlıktan ölebilirim ve ülkem başsız kalır. Senin kanatların var, uçarak kendine yiyecek bulabilirsin, dedi.

Kuş uçarak şehzadenin karşısındaki kayaya kondu:

-Şehzadem ,  fırtınadan ve  soğuktan bitap düştüm. Karnım çok aç. Gücüm kalmadı ki kanatlanıp uçayım. Eğer bana ekmeğinden verirsem karnım doyar, gücüm yerine gelir de kanatlanıp uçarım. Hem bilmez misin baban merhametli bir padişahtır, senin bu yaptığını görse üzülürdü. Unutma hayatta yaptığın her şey sana geri döner. İyilik edersen iyilik, kötülük edersen kötülük bulursun. Kınarsan kınanır, merhamet etmezsen merhamet edilmezsin. Seversen sevilir, sevmezsen de sevilmezsin.

Şehzade kuşun sözlerinden etkilendi. Ekmeğini kuşa verdi. Hem susuz hem ekmeksiz kalmıştı. Padişah babasının sözünü hatırladı   “Ülkemde bir kuş bile aç kalırsa şüphesiz ben zalimlerden olurum. “Açlığa dayanabilirdi, dayanmalıydı.

Ertesi sabah güneş ışıl ışıl günü aydınlanırken gökyüzünde bir karartı fark etti. Karartı gittikçe kendine doğru geliyordu. Yaklaştıkça bir kuş sürüsü olduğunu anladı. İrili ufaklı kuşlar ağızlarında türlü türlü yemişleri şehzadenin üstüne bırakmaya başladı. Etrafına bir sürü yemiş biriken şehzade önceki gün ekmeğini paylaştığı kuşu gördü. Kuş şehzadenin omzuna kondu:

-Şehzadem hayata ne verirsen onu alırsın. Yemişler senin için, dağın öteki tarafına iki kilometre yürürsen su birikintisi bulursun. Aç ta susuz ta kalmazsın. Unutma hayata ne verirsen onu alırsın.

Şehzade yemişleri yedi, iki kilometre uzaktaki suyu içti. Biraz ilerde bir su birikintisi daha gördü. Yanına geldi içine baktı ki ne gördü, küçük sülükler kıpır kıpır ediyordu.  “Bu sülüklerde kan emmekten başka ne işe yarar? Rabbimin yarattığından sual olmaz ama ne gereksizler.  “diye düşündü.

  Kendine bir bulmak için kayalıkların arasında gezilmeye koyuldu. Gezinirken yolda karşısına parlak pullarıyla göz kamaştıran engerek yılanı çıktı. Şehzade eline koca bir kaya parçası aldı. Tam yılanın kafasını ezecekti ki:

-Birkaç gündür buralarda geziyorum. Duydum ki şehzadesin. O zavallı kuşa nasıl merhamet ettiğini gördüm. Şehzadenin merhameti sadece kuşlara mı? Bu ülkenin yılanları can taşımaz mı?

Şehzade durdu. Yılanın söyledikleri doğruydu. Adil olmalı, merhametini herkese göstermeliydi. Elindeki taşı fırlattı:

-Haydi, yoluna, merhamet ettim sana lakin zehrini hiçbir canlıya akıtma, dedi.

Yılan sessizce şehzadenin yanından sürünerek geçti geçmesine ama geçerken de şehzadenin ayağına dişlerini geçirdi. Şehzade acıyla bağırmaya başladı. Yılan tısladı:

-Merhametin aşırısından sakın, temkinli ol, dedi ve uzaklaştı.

Şehzade acıyla ayağını daldıracak bir su aradı. Biraz ilerdeki su birikintisine ayağını daldırdı. Zehir bütün vücuduma yayılacak, öleceğim diye inlerken ayağındaki acı azalmaya başladı. Ayağına dikkatle bakınca ne görsün biraz önceki sülükler ayağının kanını emiyor, zehri alan ölüyordu. Şehzade ağlayarak ellerini açtı:

-Her canlının bir yaradılış sebebi var. Büyük sözler söyledim beni affet Rabbim…

Şehzade çektiği acıdan bitap düştü. Yedi gün bitmişti ama ne gelen ne giden kimse yoktu. “Vaktimi doldurdum, gelmezlerse kendim giderim. “,diyerek sarp dağın eteğinden inmeye başladı. Dağların kayalıkları o kadar dik ve keskindi ki dengesini kurmakta zorlanıyordu. Derken ayakları kaydı. Ne olduğunu anlamaya vakti kalmadan dağın eteğinden aşağıya doğru yuvarlandı. Yuvarlandıkça sert ve keskin kayalara çarptı. En nihayetinde kendini yerde buldu. Vücudu morluklarla dolmuştu. Ağzı yüzü kan içindeydi. Vezirler koşarak şehzadenin yanına geldi:

-Şehzadem bizi niye beklemediniz? Padişahımız bir iş buyurdu, hemen yerine getirmemizi emretti işi bitirmek için uğraşırken geç kaldık, dediler.

Şehzade babasının niyetini anlamıştı. “ Hayatın anlamı hep bitişlerde anlaşılır. Ölümden dönüp nefes almak gibidir dertlerin bitişi. Yeniden başlar güzellikler çünkü gözün açılmıştır artık. Sonlar ana fikirleri içinde barındırır. “ demişti padişah babası.

O kadar sabredip sonunu bekleyememişti şehzade. Yara bere içinde babasının huzuruna çıktı:

-Padişahım kısa bir zaman dağın başında kaldım ve kendim için önemli hayat dersleri aldım. Bilirim ki kibir benim en büyük düşmanım, Hz Ömer’in   “Kibir ve gururda haddini aşanı Cenab-ı Hak yerden yere vurur. “ sözünü kopan fırtınadan daha iyi anladım.

Padişah onaylayarak kafasını salladı. Şehzade devam etti:

-Öğrendim ki hayata ne verirsen onu alırsın. Yaptığın iyiliğin de kötülüğün de er geç sana geri döneceğini minik bir kuştan; zarar vereceğinden şüphe duyduklarıma karşı temkinli olmam gerektiğini de bir yılandan öğrendim.

Şehzade devam etti:

-Düşünmeden duygularımla acele karar vermenin acısını dağların eteğinden sert ve keskin kayalar vura vura düşerken öğrendim. Padişahım gereken dersleri aldım mı?, diye sordu.

Padişah yattığı yerden doğruldu. Oğlunun ellerini tuttu:

-Bir dersi atlamışsın evladım, dedi.

Şehzade şaşırdı. Padişah sözlerine devam etti:

-Yürüyeceğin yolu bilmezsen eğer yolun tuzaklarına düşersin. Sonuna ya varamazsın ya da vardığında sen olmazsın. Eğer kendin çıksaydın sarp dağların tepesine inerken bu kadar zarar görmezdin. Emeksiz vardığın zirveden düşmen tez olduğu gibi acı da olur. Sana bir ülke değil emanet bıraktım emanetime iyi bakacağından kuşkum kalmadı. Yolun da bahtın da açık olsun, der.

                                                                                                                                          Zeynep Oğuzcan,2018

Bu yazı 1771 defa okunmuştur .

Son Yazılar