Reklam
Reklam
Reklam
ÖĞRETMENLERİN YÜREKLERİNİ KEŞFEDİN ONLARI DAHA ÇOK...
Reklam
Hatice GEÇİT

Hatice GEÇİT

ÖĞRETMENLERİN YÜREKLERİNİ KEŞFEDİN ONLARI DAHA ÇOK SEVECEKSİNİZ

23 Kasım 2018 - 10:55

     İlk atamam yapılmış görevime başlamam için yapılması gereken bütün prosedür uygulanmıştı. Artık yeni bir başlangıçta, bildiklerimi öğretip bilmediklerimi öğrenmeye, beni bekleyen ama benim hiç beklemediğim deneyimlere hazırdım. Ya da hazır olduğumu zannediyordum.

      İlk gireceğim dersin sınıf kapısının önünde durdum. Bu kapı  “Siz yokken de ben buradaydım ” der gibi yıpranmışlığın izlerini taşımasına rağmen, yıllara meydan okurcasına pembeydi. Sınıf kapısı pembeydi ama okul, ağır abi takılıyordu. Ne de olsa ana babasını arkada bırakıp köyünden gelen yüzlerce çocuğa sahip çıkıyor; eğitiyor, öğretiyor, koruyup kolluyordu. Yedi gün yirmi dört saat bu çocukları bağrına basıyor, hadi artık evinize demiyordu. Çünkü burası zaten onların eviydi artık.

       Yatılı okulumuz küçük bir ilçedeydi. İlçenin küçük olmasına rağmen, şehri Türkiye’nin en büyük yüzölçümüne sahip illerinden biri kabul edilmesine engel olmamıştı. Sadece yüzölçümü değil gönlü de kocaman insanlarla doluydu burası. Anadolu’nun tam ortasına yerleştiği gibi tanıyanların da kalbinin tam ortasına yerleşmeyi başarırdı. Kışının sert ve soğuk, dağlarının dik ve yüksek olduğuna bakmayın, Kızılırmak’a ev sahipliği yapacak kadar misafirperver, rengârenk çiçekleri, her mevsim ayrı güzel ağaçları ve ormanlarıyla, derste yapmaya çalıştığımız manzara resimlerinin orijinal haliydi. Her adımı buram buram tarih kokardı. Bu şehir tüm diğer Anadolu şehirleri gibi nevi şahsına münhasır Sivas’tı.

       Ben pembe kapının önünde durup derin bir nefes çektim içime, bu nefes bana kırk dakika boyunca yetmeliydi. Besmelemi çekip içeri girdim. O anda yirmi üç çift göz senkronize bir şekilde bana çevrildi. Aman Allah’ım! Nasıl yapmışlardı bunu? Yirmi üçü de aynı anda, aynı hızda ve aynı şekilde o güzel gözleri bana çevirmeyi nasıl becermişlerdi. Ne kadar muhteşem gözlerdi bunlar böyle. Renkleri, şekilleri farklı olsa da hepsi sevgi dolu, merak dolu, insanın içini ısıtan bakışlarla doluydu. Bu bakışlara değil eğitim vermek, değil bilgi vermek can verilirdi elbette.

       Bu gözler beni sınıf ortamından alıp bir anda devasa büyüklükte amfi salona götürmüştü. Salonun bütün ışıkları kapatılmış, sanki tek amacı heyecanımı daha çok artırmakmış gibi var gücüyle ışıklar saçan spotları bana çevirmişti. Burası çok sıcak olmaya mı başlamıştı, biri ışıkları mı yaksa, şey yani camları mı açsa. Zaman mı durmuştu niye donup kalmıştı bu güzel bakışlar üzerimde. Şimdi ben bu sınıfın öğretmeni miydim? Bu güzellikler de öğrencilerim mi? Nasıl bir duyguydu bu böyle. Deli gibi atan kalbimin sesini duyabiliyorlar mıydı acaba? Sahnede sadece ben vardım ve sanırım bir şeyler söylemem gerekiyordu artık. “Çocuklar ben yeni öğretmeniniz Hatice Yapıcı, yok değil.’’ Yeni evli olduğum için yeni soy ismimi bu yoğun heyecan ortamında kısa süreliğine hatırlamakta zorlanmıştım. Bir anlık duraksamadan sonra, Hatice Geçit diyerek kendimi tanıtmıştım. 

       Yatılı okulda öğretmen olmak, öğretmen olmaktan öte bir şeydi. Bu okulda sadece öğretmen değil, anne baba da oluyorduk. Karşımızdakinin derdiyle hemhal oluyor, belki de  -kâmil- insan oluyorduk. O günlerde ajandamın kenarına yazdığım, ‘’Koşun dostlarım koşun galiba insan oluyorum. Bir elimle kazandığımı diğer elimle dağıtıyorum’’ sözü hâlâ durmakta.

     Gündüzleri işlenen derslerin yanı sıra öğrencilerin, yemek ve temizlik işleri takip edilirdi. Sağlık problemleri olanların hastalığıyla mutlaka ilgilenilirdi. Ambar işleri de her ne kadar teknik mevzular olsa da, öğretmen bu işlerin gözetiminden uzak duramazdı.

     Gündüzler bitince, el ayak çekilir, evli evine, köylü köyüne gider nöbetçi öğretmenler yatakhaneye nöbete giderdi. Öğretmenler, evlerinden uzak o masum köy çocuklarıyla ilgilenirlerdi. Öğretmenin yanına sokulma cesareti gösteren çocuklar, hayat hikâyelerini anlatırlardı. Kış günleri anlatılan hüzün dolu hikâyelere uzaktan rüzgâr uğultuları katılırdı. Kurt ulumaları da katılır mıydı bilinmez. Her hikâyede yüreğim Anadolu kadar büyür, taşını, toprağını; köyünü, kentini ve ayırt etmeksizin her bir ferdini öylece severdim. Bunca dağ, deniz; bunca canlı, şu kadar insan memleketime sığardı. Memleketim kalbime sığardı. Kalbim bu sevgiyle mutmain olurdu. Değil mi ki Resulü Ekrem Efendimiz ‘’Vatan sevgisi imandandır’’ diyor. Bu sevgiyi imanıma şahit tutardım.

     Lütfen öğretmenlerin yüreklerini keşfedin. Orada hormonsuz ve önyargısız sevgileri gördükçe, eminim öğretmenleri daha çok seveceksiniz.

  

Bu yazı 410 defa okunmuştur .

Son Yazılar