Reklam
Reklam
Reklam
BAK BİZİM NUMARA BİLE VAR
Reklam
Hatice GEÇİT

Hatice GEÇİT

BAK BİZİM NUMARA BİLE VAR

22 Ekim 2018 - 12:06

    İletişim deyince aklıma modern çağa inat mektuplar gelir. Çocukluğumun ilk dönemlerinde mektubun en ihtişamlı zamanları çoktan geçmiş olsa da, son demlerine yetişmek bile mektubun hayatımda ayrı bir yer tutmasına yetti. Çünkü mektuplarda el yazısının sıcaklığı, sadece bize ait olmanın samimiyeti ve belki de saatler harcamanın fedakârlığı vardı.

     Mektuplar kim bilir ne sırlara, ne sevdalara, ne özlemlere, ne haberlere, ne hasretlere, ne acılara şahit olmuştur. En özel duygular, hassasiyetle seçilmiş renk ve desendeki kâğıtlara, karakteristik el yazısıyla, en okunaklı şekilde yazılmış, kâğıda en uygun zarf seçilip yapıştırılmış, özenle gideceği adres yazılmış, bir döneme koleksiyoner olma ilhamı veren pul ile birlikte, belki birkaç damla gözyaşı da adrese postalanmıştır. Mektupla birlikte sahibine ulaşmayı bekleyen duygular şehirler dolaşmış, her şehirden kendine hasret ve özlem ekleyerek, vuslata ermek için yol almıştır.

     Mektubun en güzel tarafı sabrı öğretmesiydi galiba. Haftalarca belki de aylarca postacının yolu gözlenir, beklenir, beklenir ve beklenirdi. Nihayetinde postacı kapıyı çalar ve o en özel birkaç sayfaya kavuşulurdu. O sayfalar tekrar tekrar okunur hatta ezberlenirdi. Her okuyuşta aynı duyguları hissettirme gücüne sahip bu mucizevî kâğıtlar sandığın en güzel yerinde, bir dahaki buluşma gününe kadar saklanırdı.

      İnsanoğlunun acımasız olduğunu düşünürüm ama mektuba yapılan ayrıca haksızlıktı. Mektubu unutup ondan vazgeçmekle, insanoğlu en büyük haksızlığı ve acımasızlığı bence kendine yaptı.

       Üç, dört yaşlarındayken babacığımın küçücük ellerimden tutup  “ Hadi evde bir sürprizim var” dediği günün üstünden bu kadar zaman geçmiş olması beni hayretler içerisinde bırakıyor. Oysa çok net hatırlıyorum oturma odasında beni karşılayan sihirli kutuyu. Kare şeklinde, ön kısmı hafif bombeli camla kaplı, üzerinde tuşları bulunan, “Zeki Müren de bizi görecek mi?” repliğindeki hissiyatı gerçekten yaşatan o iletişim aracından bahsediyorum; Televizyon.

      Ne çok şey katmıştı hayatımıza. Bizden başka, mahallemizden başka yaşamların da var olduğunu öğretmişti mesela. Kurabiyenin ne olduğunu kurabiye canavarından öğrenmiştim. Edi ile Büdü’den ise birbirimizden farklı olmak iyi arkadaş olmaya engel değildir. Dünyanın bir ucundaki olaylardan daha kolay haberdar olabiliyorduk artık hatta görebiliyorduk. Evet, bu sihirli kutu hayatımıza çok şey katmıştı belki ama çoğu güzelliği de yavaş yavaş çalıp gitti. 

      Oyunlarımızı çaldı mesela, oyuncaklarımızı. Çamurdan yapıp güneşte kuruttuğumuz, içine ağaç yapraklarından yemek yaptığımız mutfak eşyalarımızı çaldı. Oysa ne güzel oyuncaklardı. İçinde hayal vardı, emek vardı, sanat vardı. Biz ise bıkmadan, yorulmadan oynadığımız sokak oyunları yerine televizyon karşısında başkalarının hayali olan çizgi film izlemeyi tercih eder olmuştuk.. Sadece bunlar da değil aile dostlarıyla yapılan akşam oturmalarını çaldı, çat kapı gelen misafirlikleri, gün içinde mutlaka yoklanan komşulukları ve en güzel sohbetleri. Çünkü artık herkese yeten en yakın dost televizyon vardı. Evin en güzel köşesine yerleşen, renklenen, netleşen, üzerindeki dantel örgü nostaljisinden sıyrılıp şekil ve boyut değiştiren, tuş yükünden kurtulup kumandadan sesli komuta dönüşen, şimdilik yapay zekâ seviyesinde ama kim bilir neye dönüşecek olan sinsi hırsız televizyon.

       İletişim araçları içerisinde krallığını ilan etmiş olan televizyondan insanlar vazgeçer mi bilmiyorum ama tahtını tablet, bilgisayar ve telefona kaptırmak üzere olduğu kesin.

       Giderek akıllanan hatta aklın sınırlarını zorlayan telefondaki değişim baş döndürücü. En yalın haldeyken yani sabit telefonken bile bize çağ atlamış hissi yaratsa da bence masumdu. En azından yakınlarımızın numarasını ezbere bilir, ezberleyemediklerimizi de anne-babamız telefon defterimize büyükçe, en kolay okunacak şekilde not ettirirlerdi. Bu telefon defteri sabit telefonun altında özenle saklanır ayrıca yanından adı gibi altın değerinde olan “Altın Rehber”  eksik edilmezdi. Yoksa nasıl bulurduk bilmediğimiz numaraları? Hatta bildiğimiz numaralara, kendi numaramıza bile ara ara bakıp “ Bak bizim numara bile var” diye gururlanmaktan kendimizi alamazdık.

        Zaman hızla değişiyor iletişim araçları da öyle ama asıl amacın insanların birbirine duygu, düşünce ve bilgi aktarımı yapmak yani iletişim kurmak olduğunu kabul edersek aracın ne ve nasıl olduğunun çok da önemi yok diye düşünüyorum. Önemli olan, iletişim kurmak amacıyla başlayan süreç içerisinde kazandıklarımız, kaybettiklerimiz, sahip çıkışlarımız ve kıymet bilemeyişlerimiz olsa gerek.

      

Bu yazı 1253 defa okunmuştur .

Son Yazılar