Reklam
Reklam
SÜT KOKAN BARIŞ GÜVERCİNLERİ: MALAKANLAR
Gülsen METİN

Gülsen METİN

SÜT KOKAN BARIŞ GÜVERCİNLERİ: MALAKANLAR

13 Temmuz 2018 - 15:20 - Güncelleme: 27 Temmuz 2018 - 12:04

“İnsanın anavatanı çocukluğudur.” der Doğan CÜCELOĞLU. Gerçekten de öyledir, hayata tutunduğumuz, umutlarımızı yeşerttiğimiz, beslendiğimiz köklerimizdir çocukluğumuz. 

Kars’ın Yalınkaya Köyünde geçen çocukluğum benim en büyük zenginliğimdir. Çocukluk kahramanlarım rahmetli dedemin ve babaannemin hayatları kendi başına bir masal gibi olsa da, uzun kış geceleri televizyon olmayan odalarında biz çocukları oyalamak için ya kendi hayatlarından ya da çevreden gördükleriyle biz torunlarına büyünün kapılarını açarlardı. Sevgili babaannemden dinlediğim en güzel masallardan biridir Malakan Miçka’nın hayatı. Uzun boyu, altın sarısı saçları ve mavi gözleriyle kış gecesi kahramanım Miçka’yı, Tarık AKAN’ın Deli Deli Olma filminde izlemek benim için muhteşem bir duyguydu. 

93 Harbi ile başlar Malakanlar’ la ilk tanışıklığımız. Ancak onların hikâyesi birkaç asır daha geriden ve hüzünle başlar. Sonsuz bir ilham kaynağı gibidir. Toprakla aynı dili konuşur, Tabiat Ana’yı üzmeyendir. Yok, yere ışığı söndüğündeyse artık bir gece masalıdır ve kahramanları mazide dört bir yana dağılır. Bugünse onları geçmiş zaman dilimlerine sığdırmak zordur, çünkü hikâyeleri sonsuz bir mirastır... Rusya’da 1660’lı yıllarda Patrik Nikon’un “Rus Ortodoks Din ve Dua” adlı kutsal kitapta yaptığı bazı değişiklikler, halk ve kilise mensuplarının bir kısmı tarafından tepkiyle karşılanır. Değişiklikleri kabul etmeyen köylü halk gruplarının başında gelen Malakanlar, böylece Rus otokrasisi ve Ortodoks din anlayışından uzaklaşmaya başlar ve kendi özgün inanç tercihlerini, yaşam biçimlerini savunurlar. Malakanlar’ın üzerindeki devlet ve kilise baskısı artmaya başlar. Giyimlerine karışılan, sürekli uzatmayı gelenek haline getirdikleri saç ve sakallarını kesme mecburiyeti getirilen Malakanlar, artan dayatmalarla düzene uydurulmaya çalışılır. Buna rağmen giderek farklılaşan inanç ve yaşam felsefeleriyle Malakanlar, artık kendi içlerinde ortak bir kültürü benimseyen ve paylaşan bir topluluk haline gelmiş ve inançlarına bağlı yaşamayı düstur edinmişlerdir. Öyle ki, egemen Rus Ortodoks inancına göre o tarihlerde haftada sadece 2 gün süt içilebilirken, Malakanlar bu perhize uymayarak haftanın her günü süt içilebileceğini savunurlar ve bu davranışları onların bugüne kadar değişmeden gelecek olan adlarını yaratır. Rusça’da “moloko” süt, “Molokan” ise süt içen anlamına gelir. Malakanlar, perhizi bozanlardır…

Hayatını ülkesindeki köylülerin mücadelelerine ortak eden ünlü Rus yazar Tolstoy da Malakanlar’ın destekçilerinden bu dönemde. 1840’lı yıllara gelindiğinde Malakanlar (Dukhoborlar ile birlikte) Rus Ortodoks Kilisesi için bir karşı duruş sembolü olmaya başlar. Merkezden uzaklaştırılarak Transkafkasya’ya (Kafkasya Ardı’na) yerleşmelerine izin verilir ve Erivan, Tiflis, Gence gibi eyaletlere yerleştirilirler. II. Aleksander döneminde inanç ve ekonomik özgürlükleri bakımından kavuştukları elverişli ortam, Malakanlar’ın yaşam kalitelerinin artmasını ve çiftlikler kurarak büyümelerini sağlar. Ancak bahar kısa sürer ve 19. yüzyılın sonlarında Malakanlar, bu kez en savunmasız oldukları yerlerinden vurulurlar. İnançları gereği geçmişten beri savaşa ve silaha kesin bir biçimde karşı duran bu insanlar, zorunlu askerlik hizmeti için çağrılırlar. Oysa elleri silahlara değil hatırı sayılır eşyalarına sarılır ve yollara düşerler yeniden. Ekinleri ve yeni kurdukları hayat, mahsulüyle geride kalır.

İnançları gereği Rus Ortodoks Kilisesi çizgisinden ve Hıristiyanlığın diğer tüm yapılarından uzaklaşan Malakanlar, kendilerini “Ruhani” veya “Gerçek Manevi” Hıristiyan olarak tanımlamışlardır. İnsanoğlunun ruhunda yaşayan güçlü ve mutlak bir tanrıya inanırlar. “Güneş Kitabı” olarak bilinen kutsal kitaplarında ağırlıklı olarak 19. yüzyılda yaşamış öncü Malakanlar’ın anlatımları ile yaşam felsefeleri, dualar ve çeşitli dinsel ritüeller yer alır. İlginç yanlarıysa haç, put ve ikonlar gibi el yapımı objeleri “insanoğlunun birer abartısı” olarak kabul edip şekilciliğe karşı gelişleri, Müslümanlıkta olduğu gibi domuz eti yemeyip, içki içmemeleri ve sigaradan uzak duruşlarıdır. Ruhani liderlere ihtiyaç duymayan; kiliseyi, mum yakma, istavroz ve vaftiz törenlerini reddeden ve batıl inancı olmayan bir halk topluluğudurlar. Yalın ibadetlerini ise her pazar toplandıkları “Sabranya” ismindeki kendilerine özgü kilisede yaparlar.

Sosyo-kültürel yaşamlarını anlatırken işlerini ibadet gibi gördüklerini, sermaye birikimi gibi ticari kaygıları olmadığını, sürekli üreten ve bunu üleşen, sınıfsal farkları olmayan ve kadın-erkek eşitliğinin hem evde hem de tarlada hüküm sürdüğü, kendi içlerinde 7 göbek gerisiyle evlenmeyen bir kültüre sahip olduklarından bahsederek söze başlamalı. Kurdukları köyler yol üstü veya dere boylarıdır ve sıralı bir nizama sahiptir evleri. Evlerin arka bölümlerinde atölye ve ahır bulunur. En önemli sosyal yapı, köylerindeki okuldur onlar için. Tarım ve hayvancılıkta uzman olan Malakanlar, köyde yaşayabildikleri sürece kenti aramazlar. Uzun saç ve sakallarıyla erkekler, yarı açık örtünen kadınlar ve dimdik duran ihtiyarlar. Çocukları ise savaş ve kavgadan uzak bir yaşamın meyveleri gibi, hep güleç. Arka bahçelerinde ve tarlalarda gıdalarını ekip biçen, ahırlarında hayvanları besleyen, atölyelerinde tamir yapan ve imal eden, ekmeğini evinde pişiren, ununu kendi değirmeninde öğüten, semaver ve çaysız yapamayan… Ve meraklı bir yabancı komşuya tüm bunları pay edebilen bir ortak yaşam…

 

1880’li yıllarda binlerce Malakan artık Kars’a gelmiş ve kent merkezine bağlı Çakmak ve Çalkavur köyleri ile Arpaçay ilçesine bağlı Yalınçayır ve Atçılar köyleri yıllarca en yoğun yaşadıkları yerleşim alanlarıdır. Malakanlar, Kars’ta bölge halkına peynircilik, değirmencilik, bahçe ziraatı, arıcılık, hayvancılık ve tarımda büyük katkılar ve ilkler sağlamıştır. O tarihlerde diğer köylüler için tarım ve hayvancılık daha eski yöntemlerle ve oldukça sınırlı yapılabilirken, Malakanlar’ın gelişiyle tarımda modern teknik ve aletlerin kullanımı yaygınlaşır. Heybetli Wladimir atları ve kuvvetli büyük baş hayvanları, bölgenin gözdesi oluverir çok geçmeden. Yöre toprağını patates, ayçiçeği ve lahana gibi belli başlı ürünlerle ilk kez onlar tanıştırır. Dere boylarında kurdukları değirmenler, civar köylüler için de çalışarak tahılların öğütülmesini sağlardı. Komşu köylülerle arı ve kovanlarını da paylaşarak, onları arıcılığa da özendirmişlerdi. Bir diğer hünerleriyse, bir şekilde ölmüş hayvanların etlerinden kendi yöntemleriyle sabun üretmeleriydi. Ekonomilerinin yetersiz olduğu zamanlarda, küçük atölyeleri ve evlerinde basit ihtiyaçlarını (masa, raf, basit ayakkabılar, gündelik giysi… vb) kendi imkânlarıyla yaparlardı. İhtiyaç duymadıkça Kars veya ilçelere inmezlerdi ama köylerinde birer kentli gibi düşünür, giyinirlerdi. O tarihlerde gündelik yaşamın vazgeçilmezlerinden biri, ortak bir Kafkas kültürü olan semaver, Malakanlar’la (ve diğer Rus göçmenleriyle) taşınır bu topraklara ve her eve girer zamanla. Ekimini yaptıkları ayçiçeği, Rusçadaki adıyla “sımışka” diye anılır ve köy evlerindeki buluşmalarda semaverden içilen çayın yoldaşı olur.

Hatta Doğu Cephesi Komutanı Kazım Karabekir anılarında şöyle ifade ediyor: “Malakanlar Ruslar zamanında bile askere gitmezlermiş, kan dökmek en büyük günah imiş, harpte dahi olsa. Ben onları yalnız nakliyede kullanıyordum. Buna dahi itiraz ediyorlardı” . Ve artık bu topraklarda ortak bir kültür doğmuştu ve giderek de büyüyordu… Takvim yaprakları birkaç on yıl sonrasını gösterene dek…

 

KARS’TA KALMAK MI VİCDANİ REDÇİ OLMAK MI?

Onların Kars’a geliş nedeni dönüş nedeni olmuştur. 1916'da çıkarılan bir yasaya göre Türkiye Cumhuriyeti uyruğundaki her erkek 19 yaşına geldiğinde ilk askerlik yoklamasını yaptırır ve zorunlu askerlik hizmetini yapar. 1921 tarihinde Malakanlar’ın iki ülke yetkililerine başvurmaları, Rus konsolosunun Rusya’daki Türk uyrukluların da askere alınacağını söylemesi sonucu değiştirmez. Malakanlar’ın askere alınması konusundaki kararlılık, nedeniyle askere gitmeyi kabul eden Malakanlar Kars’ta kalır ve yeni koşullara uygun yaşamaya başlar. Sayıları 20 bini bulan ve vicdanları bu dayatmayı reddeden Malakanlar ise istemeyerek de olsa bu kez kırk yıllık bir yaşamın mahsulünü, ürettikleri topraklarda bırakıp Rusya’ya doğru yola koyulur. Takvimler 1922 yılını gösterir ve bu kitlesel göçü, sonraları peyderpey giden Malakan aileleri izleyecektir…

İlk kopuşlarından 40 yıl sonra, özünde bir yaşam felsefesi olan Malakanizm’in özgün yapısının dış etkilere açık hale gelmesi ve saflığını yitirmesi korkusu, Malakan erkeklerinin artık evlenemiyor oluşuyla birlikte ikinci kez bu topraklardan kopuşa meyil yaratır. Kendi içlerinde 7 göbeğe kadar evlenme yasağı olan Malakanlar, kendi kızlarını komşu erkeklerle evlendirerek onlarla akrabalık kuruyor ancak aynı şekilde Malakan erkekleriyle diğer topluluklar kızlarını evlendirmiyorlardır. Çözüm bu kez kendi istekleriyle ve kendi istemedikleri koşulların gölgesinde belirir, göçtür yine. 1962’de Kars’ta kalan son 1500 civarındaki Malakan, çoğunlukla anavatanları Sovyet Rusya’ya doğru yol alır. Diğer etnik gruplarla evlendirdikleri kızlarını, onların çocuklarını, çoğunu ödünç bıraktıkları evlerini, arka bahçelerini, akraba oldukları başka kültürlerle yan yana yattıkları mezarlarını ve Kars’taki son anılarını arkalarında bırakarak, yine günün birinde dönebilmenin umuduyla giderler…

“Kars’ın solan rengi” der, tarihçi Erkan Karagöz Malakanlar için ve yöre insanının mayasında kalan hoşgörünün başta bu insanların serptiği tohumların ve ortak kültürlerin paylaşıldığı dönemlerin ürünü olduğunu söyler. Araştırmacı Vedat Akçayöz ise Malakanlar’ı bugüne bıraktıklarıyla özetler: “Onlardan bize insanlık, sevgi, kardeşlik ve dostluk kaldı. Kan ve barut kokan savaş ortamında, elleri kana bulanmamış tertemiz anılar” diye… Bugün anılar bile bitiyor, yetemiyor onları anlatmaya. İçimden heyhat demek geliyor. Bir de geçmişe dönüp keşkeleri sıralamak… Keşke annem, geçmiş günlerde bana anlattığı gibi bugün de un öğütmek için komşu köydeki Malakan teyzelere gidebilseydi. Babam evlerinin önünden geçerken gıptayla baktığı avlularından içeri geçebilseydi. Ve ben her gittiğimde memleketime, çayı semaverde demlenen bir Malakan evinin kapısını çalıp, sımışka sohbetlerine ortak olabilseydim çocukluk arkadaşlarımın… Onlarla paylaşmanın her hâli güzel… Bu hâl, hayal olsa bile…”

Bu yazı 744 defa okunmuştur .

Son Yazılar