Reklamı Geç
Reklam
Reklam
Reklam
KUR'AN'IN BENDESİ: HAZRET-İ MEVLÂNA
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Doç. Dr. Mesut KAYA

Doç. Dr. Mesut KAYA

KUR'AN'IN BENDESİ: HAZRET-İ MEVLÂNA

19 Aralık 2018 - 15:36

KUR’AN’IN BENDESİ: HAZRET-İ MEVLÂNA

Hazret-i Mevlâna: “Kur’an’ın hikmeti müminin yitiği gibidir.” (Mevlâna, Mesnevî, c. II, b. 2895) der, Mesnevi’nin bir beytinde.  Kendisi bu hikmeti bulmuş mümin bir hakîm olarak söyler şiirlerini. Onun gönül ikliminden taşan hikmetler, Kur’an’ın kendine açtığı hakikatlerin bir tezahürüdür. Çünkü ona göre Allah’ın kelâmı herkese kaldırmaz nikabını. Onun tarlasına varır, ekinine su verir, hizmetini görür, rızası olan işte çalışırsan, o zaman gösterir sana yüzünü. (Mevlâna, Fîhi Mâfih, çev. M. Ü. Anbarcıoğlu, s. 349) İşte, Kur’an’ın kendine örtüsünü kaldırdığı bir Kur’an âşığıdır Hazret-i Mevlâna. Kendini Kur’an hizmetine adayan nadide bir gönül insanıdır.

Sezai Karakoç bu hakikati şöyle dile getiriyor: “Her yöne ve her alana, Kur’an-ı Kerim’den çıkan ışık okları ulaşmış ve o yön ve alanı aydınlığa kavuşturmuştur. Mevlâna da, İmamı Gazali de, Muhyiddin-i Arabî de, İmamı Rabbani de, daha nice bilgin, mutasavvıf, şairin eserleri de yalnız ve yalnız Kur’an-ı Kerim’in bitip tükenmeyen bilgi, hikmet, aşk ve lirizm kaynağından fışkırmışlardır. Tüm değerler, birbirlerine tesbih gibi bağlanarak Kur’an-ı Kerim imamesinin etrafına dizilmişlerdir.” (Karakoç, Fizikötesi Açısından, II, s. 52)

Hazret-i Mevlâna meşhur bir rubaisinde: “Ben Kur’an’ın bendesiyim” diyor. Yani ben Kur’an’nın kulu, kölesi, hâdimiyim. Bu ifadesiyle aslında açıkça kimliğini ortaya koyuyor. Kendini Kur’an’ın hizmetkârı, Hazret-i Peygamber(s.a)’in yolunun mütevazı bir takipçisi olarak görüyor.

Hazret-i Mevlâna’ya bundan başka bir kimlik biçmek; onun eserlerinde ortaya koyduğu değerleri farklı noktalara çekmek abesle iştigalden başka bir şey değildir. Zira onun çağrısı, İslâm’a, Kur’an’a, Peygamberin yolunadır. O’nun çağrısı İslâm’ın, Kur’an’ın aşkla yaşanmasına; Peygamberin yolundan aşkla yürünmesine yöneliktir. (Mevlâna hakkında, Batı’da oluşan yanlış telakkilerle ilgili bir değerlendirme için bakınız: T.J. Winter (Abdulhakim Murad), Postmodern Dünyada Kıbleyi Bulmak, s.74, 154.)

Şark edebiyatında, mesnevi tarzında pek çok eser kaleme alınmıştır. Bu eserler, ahlaki prensipleri öğretmek, fazilet duygusunu aşılamak gibi pek çok amaç gütmektedir. Bunlar arasında Hz. Mevlâna’nın Mesnevi’si ayrı bir önemi haizdir. Gerek muhtevasının çok yönlülüğü, gerekse üslubundaki etkileyiciliği ile bu eser, İslâmi-tasavvufi edebiyatta zirve noktayı teşkil etmektedir. Asırlardır, elden ele gönülden gönüle ulaşan bu kitap, her geçen gün haklı şöhretini daha da artırmaktadır.

Hz. Mevlâna, Mesnevi’de asırlardır süre gelen şark edebiyatının formlarını kullanırken aslında Kur’an âyetlerini tefsir etmektedir. Mesnevi’yi Mesnevi-i Şerif yapan, ona bu değeri kazandıran en belirgin özellik de bu olmalıdır. Nitekim Mesnevi’nin birinci defteri için söylediği mukaddimede: “Gerçekten Mesnevi gönüllere şifadır, hüzünlere ciladır ve Kur’an’ı açıklayıcıdır…” der, Hz. Mevlâna.

Seyyid Hüseyin Nasr, bunu şöyle dile getiriyor: “Mesnevi’de şiir, insanı manevi bir sarhoşluğa sevk eden bir araç değil, aksine hakikati idrak ettiren bir uyanıklık ifşa etmektedir. Kur’an’ın batini bir tefsirinden başka bir şey olmayan bu uzun şiir, içinde teorikten pratik tavsiyelere kadar tasavvuf geleneğinin bütün unsurlarını barındıran büyük bir irfan okyanusudur.”( S. Hüseyin Nasr, Tasavvufi Makaleler, s. 201)

Bir hikâye, Mesnevi’de bütün çarpıcılığı ile beyitlere dökülürken; sık sık âyet ve hadislere atıflar yapıldığı görülür. Bir teşbih yapılırken, bir mesel tasvir edilirken Kur’ani bir hakikat gün yüzüne çıkarılır. Kur’an’da anlatılan Peygamber kıssaları ve yahut diğer kıssalar şiire dökülürken, Mevlâna’nın Kur’an’ın bu hikâyesini tefsir ettiği, çok daha belirgin hale gelir. Mesela, Hazret-i Musa ve Firavun’un mücadelesi nasıl ki Kur’an’da sıklıkla anlatılıyorsa; Mesnevi’de de sık sık gündeme gelmektedir. Zira onların mücadelesi Hakla batılın mücadelesinin bir remzidir.

Bunun yanında Hz. Mevlâna olayı şu noktaya çeker ve evrensel bir mesajla bitirir binlerce beyitte anlattığı hikâyeyi: “Musa da senin varlığında, Firavun da; birbirine düşman olan bu iki kişiyi kendinde ara. Musa kıyamete dek vardır; ışık hep o ışıktır, başka ışık değil; değişen kandildir ancak.” (Mesnevi, c. III, b. 858-1259) Bu ifadelerle Kur’an’ın neden Musa ve Firavun kıssasını bu denli zikrettiği de izaha kavuşmış olmkatadır.

İnsanları, hayvanları, farklı canlıları büyük bir ustalıkla konuşturan Hz. Mevlâna, Kur’an’ı da konuşturmaktadır: “Kur’an kıyamete dek seslenir; a kendilerini bilgisizliğe feda eden toplum, der; beni masal sandınız; kınayış tohumunu, kâfirlik tohumunu ektiniz durdunuz.

Ama gördünüz ya, kınadığın durup durmada; sizse yok oldunuz, masala döndünüz. Ben Allah kelamıyım, Allah’ın zatıyla durmadayım; canın canına gıdayım, tertemiz, apaydın bir yakutum ben.

Size vurmuş güneş ışığıyım, fakat güneşten de ayrılmış değilim. İşte buracıktayım; âb-ı hayatın kaynağıyım ben; âşıkları ölümden kurtarmak için coşmuş, kaynamışım ben.”  Mesnevi, c. III, b. 425-4290)

Hz. Mevlâna, Kur’an’ın asırlardır muarızlarına nasıl meydan okuduğunu anlatıyor bu beyitlerde. Bunu Kur’an’ın diliyle söylemekle çok daha çarpıcı bir biçime sokuyor. Kur’an’a masal diyenler masal olup gitmişlerdir. O ise hâlâ ruhlara gıda olmaya, güneş gibi ışık saçmaya devam etmektedir. Onu ruhlarında sindirenlere adeta ab-ı hayat; ebedi kurtuluş için can soluğu olmaktadır.

Yine Hz. Mevlâna, Kur’an’ın harflerinin ve mânasının ötesinde, pek güçlü bir iç mânasının olduğunu düşünür. Hatta bu iç mâna daha ileri boyutlara varır; bunda insan aklı artık yitip gider. Ve şu öğüdü vermekten kendini almaz Mevlâna: “Ey oğul, sen Kur’an’ın görünen, bilinen dış yüzüne bakma; Şeytan da  dem’i ancak toprak olarak görür!” (Mesnevi, c. III, b. 4248) Herkes Kur’an’dan zâhiri bir tad alır ve sütünden gıdalanır. Yalnız kâmiller için Kur’an’ın mânasında ayrı bir zevk vardır ve onlar başka türlü anlarlar. (Mevlâna, Fîhi Mâfih, s. 253)

Kur’an şuurlu bir şekilde okunmalıdır ona göre. Okumak kadar, mânaların fevkinde olarak okumak da önemlidir. Kur’an okuyucusu, okurken bir zevk duymalı, mânasını anlamaktan dolayı şevk ve heyecanı artmalıdır. Eflâkî’den rivâyet edildiğine göre, müritlerinden biri, yapmacık bir edayla Mevlâna’ya: “Bu gün Kur’an’ı Mevlâna aşkına hatmettim” dedi. Mevlâna: “Nasıl olur da infilak etmedin?” dedi. “Sen daha önce bu âyetleri okumadın mı? Evet, defalarca okudun lakin mukallitçe okudun, annene ve babana gönderdin, fakat mânâlarından bihaberdin. Eşeğini satan mukallide ne kadar da benziyorsun. Buna rağmen o tutup onlarla beraber ilahi söyledi sema etti, başına gelecek beladan da habersizdi.” (Eflâki, Menâkıbü’l- rifîn I, 409)

 Mevlâna burada hem Haşr suresindeki: “Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, muhakkak onun Allah korkusundan paramparça olduğunu görürdün. Biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” âyetine işaret etmekte; hem de Mesnevi’de anlattığı ne yaptığının farkında olmayan bilinçsiz bir adamın ibretlik öyküsüne telmihte bulunmaktadır.

Mevlâna bu konuyu sohbetlerinde de gündeme getirmiştir: “Bu hafız: “Allah onların yüreğine mühür vurdu.” buyrulduğu gibi ne kadar hoş dinliyor, hatmediyor. Ama anlamıyor. Ondan söz ediyor fakat yine kavramıyor… (Mevlâna, Fîhi Mâfih, s. 213) Bu okuyucu Kur’an’ı doğru okuyor. Evet! Kur’an’ın suretini doğru okuyor. Fakat manasından haberi yok..! Rivâyet etmişlerdir ki: Hz. Peygamber(s.a) zamanında ashaptan bir kimse yarım veya bir sure öğrense ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar Kur’an’ı adeta yerlerdi (iyice hazmederlerdi.)” (Mevlâna, Fîhi Mâfih, s.129; Mesnevi, c. III, b. 1388-1400)

Mevlâna, altı asır önce bir soluk üflemiştir yeryüzünün damarlarına. Bu soluk hâlâ diriliğini ve dirilticiliğini sürdürmektedir. Doğudan Batıya insanlar bu solukla varlığı, hayatı, insanı yeniden yorumlamaktadırlar. İslâm’a, Kur’an’a, Sünnet’e daha zengin bir mâna penceresinden bakmaktadırlar. Bununda ötesinde; bu mâna zenginliğini yüreklerinin taa derinliklerinde hissetmekte, derûni bir İslâmi hayata yönelmektedirler. 

Hiç kuşku yok ki, Mevlâna’ya bu ruhu veren; ona can suyu olan Kur’an-ı Kerim’dir. Ona bu derinliği aşılayan Muhammed Mustafa’dır. Kur’an’ı yeryüzüne bahşeden Yüce Yaratıcıya duyduğu coşkun muhabbet ve aşktır. Kur’an’da ışık saçan bir kandil olarak vasfedilen Hazret-i Peygamber’den (s.a.) aldığı nur ve ışıktır.

Bu yazı 511 defa okunmuştur .

Son Yazılar