Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
ZAMAN MAKİNESİNDE YOLCULUK!...
Burhanettin SAYGILI

Burhanettin SAYGILI

ZAMAN MAKİNESİNDE YOLCULUK!...

29 Ağustos 2018 - 02:27 - Güncelleme: 08 Eylül 2018 - 12:32

     Âdem’in bütün çocuklarının izini sürme vakti. Âdemoğlu sırlar içinde başladığı yolculukta; sırlarını, izlerini geride bırakarak yolculuklarını tamamlamışlar. Doğum, hayat ve ölüm iç içe geçmiş. Doğan yaşayıp öleceğini bilmiş. Hayat, ölümsüzlüğü özlemiş. Eserler, müessiri ölümsüzleştirmiş. Müessir, çağının çağırısını sessizce haykırmış.

     Yakından uzağa ilkesi ve bilinenden bilinmeyene ilkesi malumunuzdur. Zaman makinesine binmeden, rotamızı belirleyelim. Yakın zaman diliminden uzak zaman dilimine gidelim. Daha çok bilinen tarihlerden daha az bilinen tarihlere yolculuk yapalım.

     Kars Ani Antik Kenti,  İzmir Efes Antik Kenti, Kayseri Gültepe Kaniş Karum, Konya Çatalhöyük Neolitik Kenti olmak üzere dört farklı mekân ve dört farklı zamanda seyahat edeceğiz.

     İlk yolculuğumuz Kars Ani Antik Kenti’ne. Ocaklı Köyü yakınlarında mükemmel bir yer. Daha Kars’tan çıktığımız anda, Ani yönünde Kars Platosu, uçsuz bucaksız mekân izlenimi vermekte. Ani Antik Kenti’ne ulaşınca uçsuz bucaksız zamanla karşılaşılmakta. 950’li yıllarda Ermeni Hükümdarlığına başkentlik yapan bu mekânda Katedral, Kilise, Bazilika, Kale, birçok sanat eseri yapı var.

     1071’de Malazgirt Zaferiyle Anadolu kapılarını açan Alpaslan, Katedrali Fetih Camii olarak kullanıma açtı. Komutanlarından Ebu Manuçehr kendi adına, Anadolu’da ki ilk camiyi inşa etti.  Antik Kent’e Camii de ilave edilmiş oldu. Adım adım dolaştığımız bu yer, buram buram tarih kokuyor.

     Yanı başında akan Arpaçay, ümitleri kırık ve üzgündü. Çünkü bu yerde doğal sınırdı, dolayısıyla uyruğu yoktu. Suyu kimsenin değildi, üzerinde çocuklar yüzmüyordu. Arpaçay, Ani Antik Kenti’ni de ikiye ayırmıştı. Kahir ekseriyeti Türkiye sınırlarında olmakla beraber bir kısmı Ermenistan topraklarındaydı.

     Gezilecek bir hayli yeri gezip, inceledikten sonra kaleye yorgun argın ulaştık. Yüzümü Arpaçay’ın akıp geldiği yöne dönüp ve sırtımı yaslayarak düzgün oturabileceğim bir taş bulmuştum.  Arpaçay’ın akıp geldiği yer macerasının başladığı yer demekti. Bu ise bana Âdem demekti. Âdemoğlunun akıp geldiği yer demekti.

     Zamanın ve mekânın orta yerinde; Arpaçay sahipsiz, Ani iki parça halinde duruyor. Amin Maalouf, Doğu’dan Uzakta adlı kitabında ‘‘Âdem’in yitik çocukları’’ tanımını kullanır. Doğudan uzakta değil bilakis doğuda bir yerdeyim ve zihnim, Âdem’in yitik çocuklarıyla meşgul.

     Kars; kapı demekmiş. Kafkasların giriş kapısı. Düşünceler farklı kapılar aralıyor zihnimde. Biz bu yamaçtayız, bir zamanların milleti sadık-a’sı karşı yamaçta.

     Suyun en başına ulaştığımda, ilk babamızı gördüm. Oğulları Habil ve Kabil yanı başında beklemekteler. Oğullarının arazi anlaşmazlığından bıkan Âdem, ilk sınırı belirliyor, ilk sınır taşını dikiyor. Diyor ki ‘‘Bir daha sınır ihlali yapmayın, bir daha huzursuzluk çıkarmayın’’.  Peki, öyle mi oluyor? Hayır, asla ve katta öyle olmuyor. Kabil kardeşini uyuttuğu ilk gece sınır taşını, kardeşinin arazisine doğru götürüyor. İlk sınır ihlali gerçekleşiyor. Bir dünya ve iki kardeş,  İki kardeşe dar bir dünya.

     Pınarın gözünden çağlayıp gelen ırmak misali, İlk atamızın ilk evlatlarından gelen genlerimiz ve çağlar boyu biriken kültür miraslarımız. İlk sınır taşı yer değiştiği ilk geceden bu yana, sınırlar ne çok değişip durdu. Sınır çizgisindeyim ve kendi sınırlarımı zorluyorum. Ne de olsa zaman makinem vardı. Hz. Âdem’den dönerken, Alpaslan’ın ardında Fethiye Camii’nde Cuma namazı kılmak ruhuma ferahlık verdi. Biraz sohbet edecektim ki, kendimi nasıl takdim edeyim? Efendim, bin yıl geriden geliyorum, elbette böyle diyemezdim.

     Zaman makinesine atladım. Efes’e yolculuk var. İşte Efes’teyiz umarım hızdan dolayı başınız dönmemiştir. Efes’in en büyük avantajı Ege’de olmasıdır. İklimin elverişli olması; mümbit toprakları, kan eksen can biter topraklar haline getirmiştir. Zenginliğin taşıp dökülmediği bu yerde, zenginler zenginliğin hakkını vermişler. Bu gördüğüm mekânlar Milattan önce başlayarak, milattan sonra da inşa edilmiş.

     Şu Artemis 120 yılda tamamlanmış ve yalnızca mermer kullanılmış. Meryem Ana Kilisesi, Meryem Ana Evi, Bazilika, hepsi şah eser, hepsi sanatlarında zirveye ulaşmış yapılar.

     Efes Antik Tiyatrosu’nda yirmi dört bin kişiye sahnelenen oyun. En arkada ses çıkarmadan tiyatroyu izliyorum. Hayatın anlamı üzerine bir oyun sergilenmekte. Oyunun ana fikri; hayatı anlamlı bulanlar hayata anlam katarlar,  hayatı anlamsız bulanlar hayata yük katarlar. Perde kapanırken, yirmi dört bin insan çılgınlar gibi alkışladı. Galiba en çılgın alkışlayan bendim.

     Celsus Kütüphanesi, yapı mükemmel. Kitap evi de böyle sıra dışı, böyle büyüleyici olmalı. Albenisi olmalı ki; müşkül olan kitap okumak değil, okuyamamak olmamalı. Zaman makinesi burada bozulsa hiç üzülmem. Bak kütüphanenin içinde ki bu köşede, şu yazı yazıyor: ‘‘ Nasıl da süsledi, Böyle parlak yapıtlarla, Stephanos Ptelee’yi. Ptelee de Stephanos’u.

     Ne ekersen onu biçersin sözünün tamamen pozitif ifadesi. Yücelttiğin eser de seni yüceltir.

     Şimdi biraz daha uzaklara gideceğiz. Sekiz bin yıl geriye, bakır çağına gideceğiz. Kayseri Kültepe, Kaniş Karum’a geldik. Bizi Kral Warshama karşılıyor. Öyle heyecanlanıyorum ki anlatamam. Bir kralla karşılaştığım için değil, bu mekânda çocukluğumdan izler bulduğum için. Sekiz bin yıl geride çocukluğum beni bekliyormuş gibi oldum. Acele etmezsen anlatacağım.

     Beş, altı yaşlarındaydım. Annem ve babam çok uzaklarda ki Barsama köyüne un öğütmeye gideceklerdi. Başıma talih kuşu konmuştu, masal diyarına beni de götüreceklerdi. Kamyona bindiğim andan itibaren yolculuğumuz, köyde ve değirmende gördüğüm her şey hâlâ hatırımda. Kral Warshama’dan köy Barsama’ya gidip gelmem zor olmadı.

     Kültepe, Erciyes Dağı’nın faal volkanik dağ olduğu zamanlarda püskürttüğü lavların oluşturduğu külden tepe. Kaniş yerleşim yerinin adı. Karum büyük ticaret merkezi, bu merkez diğer merkezleri de yönetmekte. Tevekkeli, Kayseri boşuna ticaret merkezi değilmiş. Anadolu’da ilk yazılı tabletler Kültepe’de bulunmuş. Senetlerin, anlaşma metinlerinin yine ilkleri burada bulunmuş.

     Karum da kendimi bir ara pazarlık yaparken buldum. Bakır eşyalar; tabak, çanak vesaire pek pahalıydı. Bakır üretimine yeni geçildiği için ürünler çok pahalıymış. Tüccarla atışacaktım çarşının kenarında ki yazı gözüme ilişti ’burası çarşı, yabancıya karşı’ hemen sustum. Meğer bakır eşyaları soylular alırmış. ‘‘Âdem babaya kadar asiliz sülaleden. Bana müsaade sana rast gelsin’’ dedim uzaklaştım oradan. Kapadokya’dan gelen güzel atlardan bir atı alacaktım, pazarlıkta da anlaştım ama kredi kartı geçerli değilmiş. Sebebini sormadım, belki de post makineleri bozuktur.

     Son durağımız, yaklaşık on bin yıllık yerleşim yeri olan Çatalhöyük. Yerleşik toplumsal hayata geçiş için önemli bir mekân. Tarımın belirgin bir şekilde kullanıldığı yerdir. Avcılık önemli geçim kaynaklarından. Sosyal örgütlenme ve yerleşik hayata geçiş burada filizlenmeye başladı. Evler birbirine bitişik ve evin içine damdan girilmektedir.

     Avcılar kulübünün önüne geldiğimde, avcılar koro halinde ‘‘ Kekliği düz ovada avlarlar. Kanadını çam dalına bağlarlar. Şıkıdım şıkıdım şıkıdım şıkıdım oynarlar’’ türküsünü söylüyorlardı. Avcı dedelerimizi zor susturdum, acele etmeyin biz bunu on bin yıl sonra söyleyeceğiz dedim. Ziraat odasında hummalı bir çalışma görünce, Konya Ovasında on bin yıl sonra da ziraatın verimli geçme sebebini anladım.

     Haydi, yemek yemeye evlere gidiyoruz diye bir nida duyuldu. Herkes otomatikman ağzını şapırdatmaya başladı, garip garip sevinç dansı yaptılar. Yemekte etli ekmek mi var dedim. Yok, o henüz icat olmadı dediler. Batırık var dediler. Bu niye icat oldu o zaman dedim. Misafir umduğunu değil bulduğunu yer dediler.

     Evlere yaklaştığımızda, birisinin maymun çabukluğunda merdivenini başka bir dama dayadığını gördüm. Yolunda gitmeyen bir şeyler sezinledim. Apansız geri dönme hissiyle kuşatıldım. On bin yıllık yolu da batırık için çekmiş olamazdım.

     Zaman makineme bindiğimde, söylenen türküye ben de eşlik ediyordum. ‘‘ İster ihtiyar ol ister nevcivan. Bu dünyada kalan övünsün. Meraksız fikirsiz gamsız her zaman. Bir ömür şad olup gülen övünsün./ Müddet ki Hazreti Âdem’den beri. Okunmaz defteri bilinmez sırrı. Bu dünyadan geçti nice bin biri. Ahretten dünyaya gelen övünsün.’’

     Yunus Emre’nin de dediği gibi ‘‘ O yalan bu yalan var biraz da sen oyalan.’’ On bin yıl içinde gördüm ki, herkes imtihanda. Kimi tablette, kimi kâğıtta, kimi parşömende cevapları veriyor. Kâğıdı kalemi olmayan da cevapları sözlü veriyor. Sorular mı, üç aşağı beş yukarı aynı.  

Bu yazı 571 defa okunmuştur .

Son Yazılar