Reklamı Geç
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
İÇİNDEYSEN ÇIK İÇİNDEYSE ÇIKART
Reklam
Burhanettin SAYGILI

Burhanettin SAYGILI

İÇİNDEYSEN ÇIK İÇİNDEYSE ÇIKART

07 Mayıs 2018 - 10:51 - Güncelleme: 31 Mayıs 2018 - 23:11

İÇİNDEYSEN ÇIK, İÇİNDEYSE ÇIKART

Hayat bazen kör dövüşüne döner. Neyle, nereyle mücadele ettiğini bilmeksizin belki de durmaksızın mücadele edersin. Yorulursun, bilmediğin yerlere savrulursun. Bir şeyler içini acıtır, kendini kötü hissedersin. Bir girdabın içine de düşmüşsen yön tayin etmen oldukça zordur. Neye sevinip neye üzüleceğini de şaşırırsın, tıpkı Metehan gibi.

Yıl 1994 aylardan Ekim. Bir hafta sonu, küçük çocuklar okul bahçesinde futbol oynuyorlar. Top Metehanların kaleye gelmiş ve üç beş dakikadır kaleden ayrılmıyordu. Çocuklar kalenin önüne kümelenmişler topa rastgele vurmaktaydılar. Top bir türlü uzaklaşmıyor, golde olmuyordu. Topa en son dokunan Metehan oldu. Spikerlerin anlatımıyla veee gooolll. Golü atan takımın oyuncuları, müthiş sevinerek yarı sahalarına döndüler. Metehan en çok sevinendi golü atan olarak. Bir baktı ki golü attığı kale kendi kaleleri. Demin ki sevinci kalmadı, başı dönmüş olmalı ki kendi kalesine attığı gole sevinmişti.

Maç bitmeden oradan ayrıldım. Ne var ki bu olay benden ayrılmadı. Hep, haneme gol yazdırdığımı geç fark ettiğimde, küçük bir çocuk olan Metehan’ın masum olduğunu, yetişkin bir insan olarak benim içinse üzücü olduğunu düşündüm. Hayrı ve şerri zaman zaman tam idrak edemediğimizi fark ettim. Yanlış gayretlerin felaketlere ya da fenalıklara yol açtığını müşahede ettim. ‘‘İnsan hayra dua eder gibi şerre dua eder.’’ İsra suresi 17. Ayetini daha iyi anladım.

Neyle mücadele ettiğimizi ya da nasıl mücadele ettiğimizi unutuyoruz. Yaptığımız işler alışkanlıklara, alışkanlıklar sıradanlığa dönüşüyor. Oysa bir işte tecrübe edinebilmemiz, ustalaşmamız için aynı işi defalarca yapmamız gerekiyor. Her yolun sonunda ulaşılan çift başlılık istisnasız her işe iki kapı aralıyor, ya sıradanlaşmak, ya ustalaşmak. Bazen içeriden insan durumu idrak edemiyor.  ‘‘Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler’’ misali. Maalesef sıradanlaştığımızın farkına bile varmıyoruz. Yalanların en kötüsü, insanın kendisine yalan söylemesidir. Kandırmaların en fenası kendi kendini kandırmaktır. Heyhat sıradanlığımızı ustalık diye ikna ederiz, kendimizi bile.

1995 yılının Ağustos ayında İzmir’in yakıcı sıcağı altında, askeri kıyafetler içinde ayağımızı botlar mı asfalt mı yakmakta bilemediğimiz bir zamandayız. Tören geçişi için yürüyüşler yapmaktayız. Güneş mütemadiyen yaklaşmakta, ne var ki, batarya komutanı hiçbir yürüyüşü beğenmemekte. Bu durumdan diğer komutanlar da mustaripler, geçen sürede yeni hatalar eklenmekte. İsmini de unutmadığım medeni cesareti yüksek İstanbullu arkadaşımız tekmil verip, izin aldı.  ‘‘Komutanım hepimiz mi yanlış yapıyoruz?’’ Komutanımız ‘‘Hayır, çok az sayıda arkadaşın hata yapıyor’’ İstanbullu arkadaşımız ‘‘Komutanım, bir komutanımız yüksekçe bir yere çıksa da hatalı olanları belirtse, sadece hatalılar çalışsa’’ dedi. Komutanımız bu öneriyi kabul etti. Bir toprak yığının üzerine başka bir komutanı çıkarttı. Bu komutanımız yeni bir yürüyüş başlattı. Yer koordinatları vererek, hatalı on beş kadar askeri kenara çekti. Bunlar akşama kadar çalışacaktı. Birisi de İstanbullu arkadaşımızdı.

Sorunu çözmek isterken sorun bazen üstümüze yıkılır. Böyle vakalarda arkadaşımı hatırlarım. Sorun çözelim derken ne çok sorunun parçası oluruz değil mi?

Tavuk, yumurta ve civciv üçlüsünün serüvenini bilmeyen yoktur sanırım. Uygun yumurtaların, uygun sıcaklıkta yirmi bir gün geçirmesi yeterlidir. Civciv dünyaya gözlerini açar. Şartlardan biri bozulursa civcivin dünyaya gelmesi imkânsızdır. Ne kadar çaba gösterirsen göster, yumurta büyüklüğünde ki bir taştan yumurta elde edemezsin.

Yaşadığımız travmaların, içinden çıkamadığımız sorunların büyük çoğunluğu da uygun ortam oluşturup taştan, civciv çıkartmaya çalışmamızdan meydana gelmektedir. Kısacası olmazları oldurmaya, dolmazları doldurmaya çalışmak bizleri acze düşürmekte, buhrana sürüklemekte.

Her ne olursa olsun, mücadele verdiğin halde bir şeyler olmuyor ve seni hırpalıyorsa bazen vazgeçmekte iyidir.

Gönlümüze dünya, ay, yıldız sığar da bir küçük ima, bir söz sığmaz. İçine düşersin sıkıntının, derdin. Çözsen çözemezsin, gözünü kapatsan kaybolmaz. Sıkıntı gelir seni bulur içine yerleşir, ağırlığını çekemezsin. ‘‘Yazlar kışlar uçan kuşlar tanığımdır/ Ayrılıklar yolum oldu/ Can yoldaşlar dil sırdaşlar tanığımdır/ Ölümlerden gülüm soldu/ Anam bacım tanığımdır/ Zulüm gelip beni buldu’’ mısralarını zihninden uzaklaştıramazsın. Bir hüzün yumağı sarmalına yakalanırsın. ‘‘Hislerimi dizelere yazan kalemler ağlasın bana’’ diye söylenirsin. Bu durumlarda ‘‘Gün olur devran döner/ Ağlayan bayram eder’’ diyerek zihnin karanlık dehlizlerinden kurtulmak gerekir.

‘‘Geçse de yolumuz bozkırlardan, denize çıkar sokaklar’’ diyerek, yeşeren ümitlere, kâbustan düşlere geçmek için yenilenmek gerekir. Girdaba dönmüş sorunun içindeysen çık, içindeyse çıkart.

Bu yazı 1230 defa okunmuştur .

Son Yazılar