Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
HAZİNE SAHİBİ OLMAK İSTER MİSİN?
Burhanettin Saygılı

Burhanettin Saygılı

HAZİNE SAHİBİ OLMAK İSTER MİSİN?

29 Haziran 2018 - 17:17 - Güncelleme: 04 Temmuz 2018 - 20:16

Bitip bilmeksizin her daim çoğalan bir hazinedir, üç nokta…               

Eskiden askerlik uzun yıllar sürmekteydi. İkinci Cihan Harbi yıllarında askere gidenler, askerliğin ne kadar süreceğini de bilmeksizin, belirsizlik içerisinde askere gideceklerdi. Bunlardan birisi de Erzurumlu Hasan'dı.

Eskiden şimdi yaşanan hayatın dışında bir hayat yaşanırdı. Elbette yaşantıya yön veren şartlardır. Şartların zorluğu, insan hayatını zorlaştırmakta, bu zorluk insanın doğumdan ölüme kadar yakasını bırakmamaktaydı.

Kurak mevsimlerde bitkiler erken tohuma durmak için, erkenden sararır, boyu yeterince uzamaz. Bitki bile neslinin devamı için kendinden fedakârlıkta bulunur. İnsanlarda seferberlik zamanlarında, kıtlık zamanlarında delikanlılığını yaşamadan gençliğine ulaşmadan erkenden evlenirler. Meşakkat artıkça artar. Erzurumlu Hasan’da zorlu şartlarla erken tanışmış, türlü meşakkatler tatmıştı.

Hasan, evlenmiş ve askerlik pusulası çıkıp gelmişti. Vakit ayrılık vaktidir. Fakat arkada kalanlar… Ne olacak, nasıl olacak sorulardan harman olur da cevaplardan bir avuç mahsul çıkar mı, muamma…

Hasan vedalaşmaya çoktan başlamıştır, emmi, dayı, dağ, ova… Herkes ve her şeyle vedalaşmıştı. Gidip de dönmemek, dönüp de görmemek de vardır neticede. Anne ve babasının ellerini öpüp helallik alır ve eşiyle vedalaşmak için kendi odalarına gider. İkisi de konuşamaz ikisi de tıkanır. Hasan bir şeyler söyleyecek olur. Oda o kadar büyük gelir ki gözüne, yayla yolu gibi uzak. Konuşsa duyulmayacağını hisseder. Susmak elem vermektedir. Demin ki duvarlar gitmiş yerine mahpus damında, hücre duvarları gibi dar bir yer olup, sıkmıştır kendini. Boğazını kontrol etmiş yalandan da olsa öksürecek takati bulamamıştır kendinde. Neden sonra eşi ‘‘gidiyorsun’’ diyebilmiştir.

 Gidiyorsun; gitmesen olmaz mı, gitme kal, ya beni de götür ya sen de gitme gibi uçsuz bucaksız anlamlar içermekteydi. Gidiyorsun; serzenişti, beni kimlere bırakıyorsun sorusuydu. Ben anamı babamı kardeşlerimi uğruna terk edip geldiğim, sen nerelere gidiyorsun, sitemiydi.

Hasan eve mektup göndereceğini, mektubun sonuna üç nokta koyacağını belirtir ve ekler. O üç nokta senin içindir. Unutma üç nokta…

Hasan askere gideli sekiz on ay olmuştur, henüz haber alınamamıştır. Askerlik o zaman yıllarca sürmektedir, ulaşım ve iletişim ise hak getire. Nihayetinde sekiz on ay sonra ilk mektup gelecektir. Şehre inen köylülerinden biri elinde Hasan'ın mektubuyla çıkagelmiştir. Tabi bu iş muştuluk (müjdelik) bir iştir. Yani karşılığında değerin büyüklüğüne göre bir hediye alınmasıdır.

Konu komşu, emmi dayı toplanırlar. Köylerde bir de oturuş düzeni vardır. Kişinin yaşına, evsafına uygun oturma düzenidir. Tabiri caizse protokol yerini alır. Herkeste okuma bilmediğinden bir okuyucu gelir. İsim isim herkese selam söylemek, selam söylenen kişinin halini sormak adettendir. Misal, Mehmet Emmime selam eder, ellerinden öperim, Mehmet Emmim nasıl? Gibi kalıp cümleler, kişi ismi ve akrabalık değiştirilerek yazılırdı. Mektubu okuyan, bazen yazandan kaynaklı, bazen kendinden kaynaklı hatalarda uzunca duraksamalar yapardı. Bu duraksamalar hata olarak algılanmaz bilakis okunan mektubun efsununu, dinleyicinin iştiyakını artırırdı.

Hasan'ın mektubu da ev ahalisi, akraba-i taallukat tarafından büyük bir merakla, tören usul ve esaslarına uygun bir şekilde dinlenmekteydi. Umulan olduğu üzere kimsenin gönlünü kırmadan, sorulması gereken herkesin hatırını sormuştu. Biraz da kendi durumundan bahsetmişti, biz iyiyiz tek kaygımız sizsiniz yollu, karşıdakini ümide sevk edici ifadelerle.

Fakat eşinden hiç bahsetmemişti, selam kelam hiçbir şey yoktu. Aslında bahsetmesi tuhaf ve ayıp olurdu. Çünkü erkekler eşlerinin ismini ulu orta belirtemez, ismine iş ve işlem yapamazdı. Bunu eşi de biliyordu ve böyle bir beklenti içinde de değildi. Kızcağızın tek derdi uygun bir zamanda mektubun sonunda üç nokta var mı yok mu onu kontrol edebilmekti.

Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı adlı eserinde ‘‘İnsanın yaşama amacı olursa, hayatının bir anlamı olur’’ tezini savunur. Yaşama amacı olan insanların, Nazi Toplama Kamplarında mutlu olabildiklerini, aucshwitz (fırın) odalarına giden insanların bile mutlu olabildiklerini gözlemlemiştir. Aksine amaçsız insanların en konforlu ortamlarda bile bunalım geçirdiklerini ifade etmiştir.

Hasan'ın eşinin yaşama amaçlarından biri haline gelmişti, üç nokta. Yani hayatının anlamıydı. Üç nokta belki üç dağ, belki üç gezegen, belki üç yıldızdı, belki de sonsuzluktu. Mektup okunmuş, herkes dağılmıştı. Mektubu özenle kaldırıldığı yerden aldı. Hiç kimse görmeden aceleyle mektubu açtı. Yaşama amacı, hayatının anlamı üç nokta. Hayatı anlam kazanabilir, ya da anlamsızlaşabilir, hayalleri yıkılabilir, ümitleri kırılabilirdi. Hiçbir satırını okumadan, mektubun sonundaki üç noktaya baktı. Üç nokta yerli yerinde duruyordu. Bu üç nokta kadar hiçbir şey kendisini mutlu edememişti ve edemeyecekti.

Hasan ne yazarsa yazsın üç noktanın hissettirdiklerini asla başaramayacaktı. Üç nokta bitmek bilmeyen bir hazine hükmündeydi. Asıl servet her durumda mutlu olmanın yolunu bulmaktır. Mutlu olanlar gerçek hazinenin sahipleridir.

Bu yazı 481 defa okunmuştur .

Son Yazılar