|
SON DAKİKA
Minikler Mevlana Dedelerini Çizdiler
Kermes Açılışına Yoğun İlgi
Biz Baktık mı Böyle Bakarız!
Karaman Medyasından Gülümseten Kareler
MİT’in İçine de Sızmışlar
Alaattin Uca alaattinuca@larende.com
Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Müsteşarının, özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından ifadeye çağrılması, bu çağrıya itibar edilmemesi ve Hükümetin, MİT Kanununda düzenleme yapmaya çalışması gibi baş döndürücü hızla gelişen ve değişen gündem içerisinde belki de üzerinde durulması gereken iki önemli konu gözden kaçtı.
Bunlardan biri MİT Müsteşarının ifadeye çağrılmasından İstanbul Cumhuriyet Başsavcısının haberinin olmamasıydı. Zira olayın patlak verdiği gün İstanbul Cumhuriyet Başsavcıvekili’nin basın mensuplarının sorularına verdiği cevaptan bu anlaşılıyordu. Sanırım söz konusu savcıya dosyadan el çektirilmesinin ardında bu sebep var. Her ne kadar bazı siyasetçiler bundan kendilerine pay çıkarmaya çalışıyorlarsa da işin aslı bu olsa gerek. İkinci husus ise Suriye’den kaçarak Hatay’daki kampa sığınan Suriyeli bir albayın bir MİT mensubunun da marifetiyle bilmem kaç bin dolara Suriye’nin diktatörü Esad’a satılması ve söz konusu albayın Suriye’de idam edilmiş olmasıdır. Dinimize, kültürümüze, örfümüze ve adetimize kısacası bize hiç uymayan böyle bir anlayışın Türkiye’nin istihbarat teşkilatına nasıl sızdığı araştırılmalı ve o çatlak en süratli bir biçimde tamir edilmelidir. Suriye ordusundan bir albayın Türkiye’ye sığınmış olması, İsveç Kralı Şarl’ın, yani başka bir ifadeyle Demirbaş Şarl’ın Osmanlı Devleti’ne sığınmasını sanki bir nebze anımsatıyor. Demek ki gelişiyoruz, eskiden olduğu gibi büyük devlet olma yolunda ilerliyoruz veya en azından şimdilik dışarıdan öyle görünüyoruz. Suriyeli albay konusunda olduğu gibi Demirbaş Şarl’ın Türkiye’ye sığınmasından da yeterince istifade edildiğini maalesef söyleyemiyorum. Demek ki aradan geçen yüz yıllar bize fazla bir şey kazandırmamış hatta biraz da bir şeyleri kaybettirmiş. 1709 tarihinde Ruslarla yaptığı Poltova Savaşında yenilerek Türkiye’ye sığınan İsveç Kralının kabulü konusunda da bazı sıkıntıların yaşandığı, bu olayın altından da pis kokuların geldiği hissediliyor. Zira Özi Kalesi Komutanı Abdurrahman Paşa’nın bilmem kaç bin altın alarak kral ve mahiyetini kabul ettiği şeklinde rivayetler var. Ardından kralı, Rusya ile aramızı bozuyor diye 1713’te Yeniçerilerin marifetiyle etkisiz kılıp Edirne’de zorunlu ikamete tabi tutmuşuz. Rusya’yı büyütmüş, sonumuzu hazırlamışız. Ama sevinecek bir şey var, hiç olmazsa biri çıkıp da onu Rusya’ya satıp birkaç kuruş para kazanmayı düşünmemiş. O zaman demek ki biraz daha ilkeliymişiz. Para ve ilke demişken, Mehmet Akif’den bahsetmeden geçemeyeceğim. Malûm olduğu üzere Milli Mücadelenin başlarında İstiklal Marşı yazılacak, bunun için bir yarışma düzenleniyor, ancak işin içinde para olduğu için Akif katılmıyor. O tarihlerde Akif, TBMM’de milletvekili. Dönemin Ankara Baytar Müdürü olan yakın arkadaşı diyor ki: “Akif’in kış günü Ankara’nın soğuğunda giyecek paltosu yoktu. Ben daireye geliyordum, hizmetli ile paltomu Taceddin Dergâhına gönderiyordum. Akif de onu giyip Meclis’e gidiyordu. İstiklal Marşı için verilen 500 liralık ödülü almayıp Kızılay’a bağışladığını duyunca kendisine sitem ettim. Ondan sonra benim paltomu da bir daha giymedi.” Fazla söze ne hacet, biraz durup düşünmek, ilkelerimizi gözden geçirmek gerekmiyor mu?.. Daha ne kadar paranın esiri olacağız? Satılamayacak ya da satın alınamayacak değerlerimiz olduğunu lütfen unutmayalım ve bu değerlere sahip çıkalım… Bu makale 533 kez okundu Yükleniyor...
|
![]() ![]() ![]() |