|
SON DAKİKA
Linux Eğitimi Almak İster Misiniz?
İşte Karaman'ın Vergi Rekortmenleri
Zam Teklifini Komik Buldular
Öğrencilerden Hayır Çarşısı’na Destek
Ürdün'de Bir Karamanlı
Mesut Kaya mesutkaya@larende.com
Amman/Ürdün
İlk yurtdışı seyahatim, bundan iki üç yıl önce Suriye’ye olmuştu. Suriye, başta Şam olmak üzere, Hımıs, Hama, Halep gibi şehirleri ve tarihi dokusuyla büsbütün mest etmişti beni. Ne var ki bugünlerde, her gün ölüm haberleri alıyoruz bu şehirlerden. Bu güzel şehirler, iktidarı babasının malı olarak gören bir diktatörün iktidar hırsı yüzünden tekrar kana bulandı. Arap İntifadaları üç diktatörü yerinden etti. Anlaşılan o ki sıra onda. Bu seferki yolculuğum yine bir İslam ülkesine. Yaklaşık bir aydır, Ürdün’de bulunuyorum. Diğer Arap ülkelerine göre burası sakin. Herhangi bir hareket yok. İlk geldiğimiz günlerde bazı protestolar olduysa da bunlar hükümete yönelikti. Eski hükümet gitti, yerine yenisi geldi. Gazetelerde, hükümetin yeni reformlar yapması gerektiğinden söz ediliyor. Kral Abdullah aleyhinde herhangi bir propaganda yok. Zaten gazetelerde tek seslilik hâkim. Aykırı bir görüş yok. Halk da kralı seviyor görünüyor. Her nereye girseniz, kralın resimleri var. Bir yanında babası Kral Hüseyin, diğer yanında veliaht olduğu anlaşılan oğlu… Henüz çocuk denecek yaşta. Ancak yarının ne getireceğini Allah bilir. Burada, Suriye’deki tarihi dokunun olmadığını söylemeliyim. Amman’ın merkezindeki Mescid-i Hüseyin, bundan doksan yıl önce inşa edilmiş. Cebel-i Kal’a’da tarihi kalıntılar var. En başta Roma döneminden birkaç sütunu kalmış tapınak... Onun yanında, Bizans döneminden kalma kilise sütunları... Nihayet İslamî döneme ait Emevî Camii’nin kalıntıları... Caminin taç kapısı ayakta... Tepenin en yüksek noktasına inşa edilmiş camii. Bu bakımdan, adeta en son dinin İslam olduğunu simgeliyor. Bu tepeden şehrin önemli bir kısmını görme imkânınız var. Şehirle ilgili dikkat çeken konu, evlerin ve binaların tek renk oluşu... Daha doğrusu renksiz oluşu... Binalar inşa edildikten sonra, kesme taşlarla kaplanıyor. Şehrin bütün dokusu, bizde sadece camii kaplamalarında kullanılan bu taşlarla örülü… Kendi tekdüzeliği içinde, bunun da bir güzelliği olduğunu hissediyorsunuz. Kurban bayramının üçüncü günü, şehir merkezindeki çarşıyı dolaştım. İlk bakışta, bizim Anadolu şehirlerinden pek bir fark göremedim doğrusu. Esasen, çarşıdaki bütün ürünler artık dünyanın her yerinde bulabileceğiniz şeyler. Ancak kendinizi çarşıya biraz daha verince, bazı farklılıkların olduğunu seziyorsunuz. Dükkânlardan yüksek sesle gelen arabesk müzik, satıcı ve korna seslerinin karıştığı bir senfoniye dönüşüyor. Çarşıda bir renk cümbüşü… Cadde kenarına kurulmuş tezgâhta kaynatılan Türk kahvesi… Yine bir kenarda fokurdatılan nargile… Ve şeker kamışı suyu sıkılan dükkânlar… Burada da dönerci dükkânları fazlaca... Adı şavırma... Yani basbayağı çevirme... Burada kurban bayramını çok fazla hissedebildiğimi söyleyemem. Bir tane bile kurbanlık görmedim. el-Cezîre kanalında bir haber vardı. Haber başlığı: “Türkiye’de kaçan kurbanlık hayvanlar için bu yıl da çözüm bulunamadı.” Anladım ki, o görüntüler bize has… Kaçan boğaları ve peşinde koşan insanları görünce içim ısındı doğrusu. İşte bizim memleket, dedim. Cuma hutbeleri oldukça uzun... Hatipler de oldukça ateşin... Araplarda hitabet kadim bir sanat... Ürdün’de Cuma günü tatil… Bu bakımdan insanlar rahat rahat hutbeyi dinleyip namazlarını kılıyorlar. Burada Muhammed Esed’in Müslümanların Cuma günüyle Avrupalıların Pazar gününü karşılaştırması aklıma geliyor. Avrupalılar, bir hafta boyu hayatı bir yük gibi taşırlar sırtlarında. Pazar gün, o yükü sırtlarından atmış olmanın verdiği rahatlık ve tembellik vardır üzerlerinde. Oysa Müslümanlar için Cuma günü bir bayram havasında geçen, neşeli ve canlı bir gündür. (Mekke’ye Giden Yol, s. 144) Burada da Cuma namazı sonrası bu canlılığı rahatlıkla görebiliyorsunuz. Ürdün, dünyanın dört bir yanından Arapça öğrenmek için gelen öğrencilerle dolu. Güvenli bir ülke oluşundan olmalı, bu konuda çok tercih edilen bir ülke. Benim geliş amacım da aynı. Yıllardır öğrenmek için -tabir yerinde ise- mücadele verdiğim Arapça'nın bu kez konuşup anlaşabilme faslını halletmek için buradayım. Türkiye-Ürdün arasındaki öğrenci değişimi kapsamında, Ürdün Üniversitesi Dil Merkezi’ne devam ediyorum. Arapça metinleri okuyup anlama konusunda, biz Türklerin üzerine kimse yok. Ancak konuşmaya gelince iki kelimeyi bir araya getirmekte zorlanıyoruz. Ben bunu Arapça öğrenmedeki amacımızla bağlantı kurarak yorumluyorum. Netice itibariyle bizim Türkiye’de Arapça öğrenmekteki amacımız, temel dini metinleri okuyup anlayabilmek. Bunun için çok ciddi gramer ve kelime bilginizin olması gerekiyor. Biz bunun için, klasik Arapça'yı öğreniyoruz. Bu arada kısmen de olsa modern Arapça… Bu da uzun bir mesai gerektiriyor. Ancak konuşma konusunda bir çabamız olmuyor. Eğitim sistemi de bu konuda hala yetersiz. Dolayısıyla ortamını bulunca da kendimizi ifade edemiyoruz. Mehmet Akif, Arapça'sı fevkalade olan bir insan… Diyor ki: “Ben Mısır’a gittiğimde Birgivî Arapça'sıyla konuşuyordum.” (Muhammed Birgivî, Avamil ve Izhar adlı Arapça kitaplarının müellifi; 16. asır Osmanlı ulemasından) Bizimki de o hesap… Burada bir başka problem daha buluyor bizi. Biz konuşmaya çalışırken, fasih (füsha) Arapça üzerinde çalışıyoruz. Ancak halk ammice (âmmiyye), yani halk dilini konuşuyor. Fasih Arapça, kitapların, gazetelerin, televizyonların kullandığı dil. Anlaması güç doğrusu; insanlar bunları anladıklarını söylüyorlar. Ancak konuşamıyorlar. Siz konuşsanız üç aşağı beş yukarı anlaşabiliyorsunuz. Fasih Arapçay'ı konuşabilen çok az. Üniversitede hocalar, camide hatipler, vaizler… Sizin ise ammiceyi anlamak ve konuşabilmeniz için ayrı bir mesai harcamanız gerekiyor. Ancak bir diğer problem de her ülkenin ammicesinin farklı olması. Bir Ürdünlü, diyelim ki Tunus’a gitse halk diliyle yeterince anlaşamıyor. Hatta bir ülkedeki farklı yörelerde bile halk ağızlarının farklılaştığı söyleniyor. Bu bakımdan bu ülkenin halk dilini öğrenmeniz uzun vadede bir fayda sağlamıyor. Dolayısıyla fasih Arapça'ya yoğunlaşmak gerekiyor. Bir dili öğrenmeye uğraşıyorsanız, o dilin konuşulduğu ortamda bulunmanız gerçekten önemli. Özellikle genç yaşlarda, -kafanızda çeşitli takıntılar, viran olası hanede evladü iyal yokken- girişilecek bu tür faaliyetler, dili öğrenmenizi kolaylaştıracak, bunun yanı sıra sizde farklı ufuklar açacaktır. Bu bakımdan, devlet imkânları da kollanarak bu tür fırsatlar eğitim çağında yakalanmaya çalışılmalıdır. Zira bu kadar imkân varken, hala yabancı bir dil konuşamıyor olmanın hiçbir mazereti kalmamıştır. Bu makale 2959 kez okundu Yükleniyor...
NAMAZ VAKİTLERİ
YAZARLAR
Tümü
HAVA DURUMU
|
![]() ![]() |